Politika Ve Strateji

11 EYLÜL SONRASI TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ

Devletler, dış politikalarını düzenlerken her devletin kendi genel dış politika seçimlerini, o devletlerin sosyoekonomik yapılarını hesaba katmak zorundadırlar. Sağlıklı bir politika oluşturabilmemiz için diğer devleti çok iyi ve detaylı bir şekilde tanımamız gereklidir. Örneğin Fatih, İstanbul’u fethetmeden önce Rumcayı öğrenmiş, İstanbul’u karış karış ezberlemiştir. Uluslararası ilişkilere hâkim olan bakış açısı realist gelenekçi politika olduğundan çıkar ve güç odaklı bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Fakat bu bakış açısı Türkiye-İran gibi ortak özellikleri oldukça fazla olan devletlerin incelenmesinde eksik kalmaktadır. Bazı alanlarda hala boşluk kalabilmektedir. Bu yüzden bu yazımı “sosyal inşacılık” yöntemini kullanarak yazmaya çalıştım.

HATEMİ DÖNEMİ GELİŞMELERİ

Tarihler 3 Ağustos 1997’yi gösterdiğinde Velayet-i Fakih düzenine karşı gelmeden hukuksal yönetim ve baskıya son verilmesini isteyen Hatemi, muhaliflerinde oyunu alarak iktidara gelmiştir. Ülkede reform yapılması gerektiğini söylemiş. Reform hareketleri engellenmeye kalkılırsa ülkede büyük halk hareketlerinin olabileceğini hatta halk hareketi karşısında rejimin bile ayakta kalamayacağı düşünülüyordu. [1]

Hatemi döneminde bir önceki dönemdeki ekonomik vurgulamalar yerine “medeniyetler arası diyalog” kavramı öne çıkmıştır. Bu aslında küreselleşmenin getirdiği bir sonuç olarak yorumlanabilir. İran geliştirdiği kavramla küreselleşen dünyada kendisinin de söyleyecek sözü olduğunu ve önemli bir aktör olduğunu ifade etmeye çalışmıştır. Batı dünyasıyla göreceli iyi ilişkiler kurup kendisinin İslam’ın temsilcisi olduğunu vurgulamaktadır.

Aslına bakılırsa Rafsancani de olsa Hatemi de olsa İran’ ın genel güzergahı değişiklik göstermemiştir. Rejim yayma girişiminden vazgeçtiğini belirtse de İran’ı yönetenler Hizbullah, Hamas, İslami Cihad gibi örgütlere desteklerini gizleme gereği duymamaktadırlar. PKK ve benzeri örgütleri gizliden destekleme gereği hissetmiş, kontrol edemediği sınır problemleri ya da kontrol dışı gerçekleşen problemler olarak değerlendirmiştir. Bir bakıma İran artık döneme uyum sağlayıp ve bir yandan da ustalaşarak proxy (vekalet) savaşlarına uyum sağlamaktadır. Anlaşıldığı gibi artık kendi hükümet politikasıyla rejim ihracı yerine vekalet verdiği örgütler yoluyla bunu devam ettirmektedir. [2] 

Hatemi döneminde dünyada önemli bir kırılma yaşanmıştır. O kırılma Orta doğunu bugünkü enkaza dönmesinin başlangıcı olan 11 Eylül saldırılarıdır. 11 Eylül 2001 saldırılarında sonra Amerika Ortadoğu’yu yeni bir mücadele sahası olarak gördü. İran doğal olarak ABD’yi beka tehdidi olarak görmüştür.[3]

Amerika ise Bush’un yönetimiyle birlikte İran’ı “Şer eksenine” dahil etmiştir. ABD ‘ye göre İran Sünni-Şii çatışmasını körüklemektedir, El-Kaide’nin topraklarından geçişine müsaade etmektedir, Hizbullah ve daha nice terör örgütünün de finansörü ya da doğrudan destekçisidir. Saddam’ın indirilmesi yüzünden Şiilerin Irak’ta güçlenmesine neden olmuştu. [4]

Pozitif değişim olarak petrol fiyatlarındaki artışın arttırdığı kaynaklarla sağlık, eğitim, kırsal kalkınma, konut gibi konularda kamu harcamaları sonucunda gözle görülür bir ilerleme kaydedilmiştir. Negatif durum olaraksa ABD’nin sert tutumu ve çevresindeki ülkelerin de işgali nedeniyle sert batı karşıtlarının güç kazanması olmuştur.

ABD başkanı George Walker Bush’un, “Ya bizdensiniz ya da onlardan” söylemi İran’ı açık bir şekilde karşı koyma gerekliliği getirmiştir.[5] Bu durumda 2005 seçimlerinde sandıktan radikal kanatın temsilcisi Mahmut Ahmedinejad’ın çıkması da bu bilgiler ışığında sürpriz olmamıştır. Bu dönem devrimin ilk yıllarını hatırlatmaktadır.

Türkiye İran İlişkilerinde Pragmatik Yaklaşım

2002 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile başlayan karşılıklı faydayı esas alan ilişkiler döneme girilmiştir. Bu dönemden sonra ideolojik bakış açılarından çok karşılıklı fayda sağlama durumları gündemde olmuştur. Ticari ve ekonomik iş birlikleri kurulmaya başlanmıştır. Sezer yanında 120 iş insanı olduğu halde ziyaretini gerçekleştirdi. [6]

Kasım 2002 de İran Cumhurbaşkanı ECO zirvesine katılmaya geldiğinde İran’ın Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletine karşı Türkiye ile ortak bir tavır alacağını işaret etmiştir. Bunun en büyük nedeni bölgede kurulacak yarı bağımsız Kürt devletinin, Amerika’nın bir garnizonu, ileri karakolu ya da bir taşeronu olacağının öngörülmesidir. Türkiye önceliği ise Irak Devleti’nin toprak bütünlüğünü korumasına destek olabilmektir. Bunun nedeni ise merkezi hükümet zayıfladıkça ülkenin terör örgütlerine kuluçka görevi gördüğü tecrübelerle ortaya çıkmıştır. Otorite boşluğunun olması da diğer devletlere burada söz hakkı sağlamaktadır.[7]

Ahmedinejat Dönemi Gelişmeleri

İran Cumhurbaşkanı seçilmeden önce Tahran Belediye başkanlığı yapan Ahmedinejad, halktan görüntüsü ve İsrail karşıtı argümanları seçim çalışmalarında kullanması neticesinde 24 Haziran 2005 seçimini ikinci turda kazanmıştır. Yeni hükümet İslami hükümlerin uygulanmasını daha sıkı takip etme ve “milli çıkarlara” önem verme şeklinde politika üretmeye başladı.[8]

Ahmedinejad yönetimi her daim kendi ABD’yi ve bölgedeki en önemli müttefiki İsrail’i tehdit olarak görmüştür. Bu dönemde Batı ile ilişkiler kopma noktasına gelmiştir. Yönetime göre ABD ile sorunların çözümü, uyum arama çalışmalarıyla değil güçle karşı koyarak mümkündür. İran ABD’nin Afganistan ve Irak’ta kalmış olduğu zor durumu ve petrol fiyatlarının artmasıyla birlikte gücünün arttığını düşünerek ABD’ye kafa tutmaya kalkışmıştır. Buradaki esas amaç İran’ın yapmış olduğu nükleer faaliyetlerinin üzerinden dikkati dağıtıp gündemi sürekli İsrail karşıtlığıyla meşgul tutmaktı.[9]

İran, 2005’ten itibaren PJAK’a dolayısıyla PKK’ye operasyonlarını arttırmaktadır.2008 yılında İran ve Türkiye Kandil’e eş zamanlı ve kimi zaman ortak operasyonlar düzenlediler. 2009‘da da müşterek operasyonlar sürse de Arap Baharı’nın patlak vermesi ve Malatya’da erken uyaran radar sistemlerinin kurulması sonrasında ilişkiler değişkenlik göstermiştir. Aynı dönemde Türkiye IKBY ile ilişkilerini güçlendirmiştir. Türkiye’nin ABD ile müttefikliği devam etmiştir. Bu gelişmeler Türkiye’nin bölgede etkinliğinin artmasını sağladığı için İran için bir tehdit olarak algılanmıştır.[10]

İran’ın nükleer silah yapabilen bir güç olması ihtimali Türkiye için de tehdit olarak algılansa da bir savaş veya askeri operasyon en son istenilen bir şeydi. Irak’ta olanlar ortadaydı çünkü hala huzur sağlanamamıştı. Türkiye İran’a karşı alına ambargo kararlarında katılımcı olmadı. Bunun nedeni ise İran’ yabancı yatırımı teşvik edici yasalar çıkmıştı ve Türkiye bu pastadan pay almak istiyordu. Türk şirketleri operatör ve havalimanı modernizasyonu almayı başardı.

Bu ilk iki hamle İran meclisinde geçme konusunda sıkıntı yaşasa da daha sonra gelecek adımların habercisiydi. Gübretaş’ın bulunduğu konsorsiyum ise İran’ın en büyük petrokimya tesisini satın almıştır.  Erdoğan 2009’da Gül ise 2011’de İran’a ziyaretler gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretler neticesinde 2015’e kadar en az 30 milyar ticaret büyüklüğüne ulaşma hedefi dile getirilmiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “iki ülke arasında güçlü ekonomik ilişkilerin olması için ticaretin önündeki engellerin kaldırılması ve iki ülkenin de sürekli kazanacağı yeni ekonomik düzenlemelerin yapılması gerektiğini” söylemiştir.[11]

İran’ın Nükleer Politikaları ve Türkiye’nin Tutumu

Esasen dünya nükleer çalışmaların olduğunu 2002 yılında muhalefetten gelen bir ihbar sonucunda öğrenmiştir fakat nükleer konusunda en atak olan Başkan Ahmedinejad’dır. Ahmedinejad Batıdan gördüğü ambargoyu Rusya ve Çin ile geliştirdiği ilişkilerle atlatmaya çalışmıştır. Batılı devletler uranyum zenginleştirmesinin çeşitli önerilerle durdurulmasını istese de İran bunu kabul etmemiştir.

2005’te CIA Başkanı Porter Goss, Ankara’ya ABD’nin İran nükleer tehdidi ile ilgili Türkiye’den olan beklentilerini iletmek için geldi. İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer bir güce sahip olmasının Türkiye ve bölge barışına ne gibi zararlar verebileceğinden bahsetti. [12]

Nükleer konusundaki problemlerin çözülmesi konusunda Türkiye’nin çabaları Mayıs 2010’da sonuç verdi. Tahran’da Brezilya ve Türkiye’nin bulunduğu bir zirve gerçekleşti. İran zirve sonrasında ihtiyacı olan nükleeri yurtdışında zenginleştirmeyi kabul etti. İran 1200 kilogram zenginleştirilmiş uranyumu reaktörlerde kullanabileceği nükleer yakıt karşılığında Türkiye üzerinde takas yapacağını belirtti. Dönemin Dışişleri Bakanı görevini üstlenen Ahmet Davutoğlu Türkiye ve Brezilya’nın teminatında artık İran’a başka ambargo ve yaptırıma gerek olmadığını söyledi faka Batı bu durumu kabul etmedi. Ayrıca anlaşmanın geçerlilik kazanması için ABD, Fransa, Rusya ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nu kapsayan Viyana Grubu’nun kabul etmesi ve onay vermesi gerekmekteydi. Viyana Grubu anlaşmaya 10 Haziran 2010 da yapmış olduğu oylamada onay vermemiştir.[13]

DISISLERI BAKANI AHMET DAVUTOGLU, IRAN CUMHURBASKANI MAHMUD AHMEDINEJAD ILE GORUSTU. (ANADOLU AJANSI – HAKAN GOKTEPE)(20110711)

2013 yılında New York’ta yapılan BM Genel Kurulu görüşmeleri olmuştur. Bu sırada Ruhani ve Obama telefonla görüşmeler gerçekleştirmişlerdir. Bu görüşmeler ilişkilerde iyimser bir hava estirmiştir. Yine 2013’de bu kez Cenevre de İran’ın nükleerden vazgeçmesiyle birlikte yaptırımların azaltılabileceği yönündeki görüşmeler olumsuz sonuçlanmıştır. 24 Kasım 2013’te Cenevre’de bir “ara anlaşmaya” varılmıştır. Bu anlaşma 6 ayı kapsamaktadır. Anlaşmaya göre İran nükleer kapasitesini durdurmayı vaat ediyor karşılığında ise yaptırımların hafifletilmesi ve petrol, altın doğalgaz gibi hammadde ihracatının üzerindeki ambargoların kalkması avantajlarını kazanıyordu.[14]

BM güvenlik konseyi ABD’nin yaptığı baskılarla bazı kararlar almıştır. İran’ın nükleer programını gerektiği kadar UAEK ile paylaşmadığı gerekçesiyle “2006’da Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen 1737 sayılı kararla başlatılan BM yaptırımları, 2007 yılında 1747 sayılı kararla, 2008 yılında 1803 sayılı kararla ve 2010’da 1929 sayılı kararla genişletilerek sürdürülmüştür.” Bu kararların ardından kararları da aşan bir dizi ambargo ve engelleme kararları alınmıştır.[15]

Dünyadaki petrol kaynaklarına en çok sahip olan üçüncü, doğalgaz kaynaklarına sahip olan ikinci ülke olan İran, şu an bile yeni yataklar keşfedilen çok zengin bir coğrafyadır. İran OPEC’e de üye olan bir devlettir. İran’ın bu kadar zengin kaynaklara sahip olması yaptırım uygulanmasını zorlaştırmaktadır.

2013 seçimlerini Ahmedinejad’ın çatışmacı politikaları yerine daha rasyonel ve akılcı politikalar üreteceğini vadeden Hasan Ruhani kazanmıştır. Ruhani ekonomiyi düzeltme insan haklarına saygı, siyasi mahkumların affı gibi vaatlerle gelmiştir. Ruhaniyle birlikte İran nükleer programıyla ilgili batıyla müzakere yollarını açmış ve Batıyla diplomatik kanalları yeniden canlandırma girişimlerinde bulunmuştur. [16]

Çalışmalar meyvesini vermiş ve 14 Temmuz 2015 günü nükleer anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma itiraz hakkı olmak kaydıyla BM denetimini kabul etmiş oldu. 10 yıl boyunca zenginleştirilmiş uranyum biriktirmemesi koşuluyla arge çalışması yapabilecektir. Bu denetimin sağlanmasıyla birlikte İran’a uygulanan ambargo ve yaptırımlar kaldırılacak ve el koyulan sermayelerine yeniden kavuşabilecektir.[17]

8 Mayıs 2018 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump ABD’nin nükleer anlaşmadan çekildiğini açıkladı.[18] Donald Trump adaylığını açıkladığı andan itibaren bu anlaşmaya karşı olduğunu ve başkan olduğunda anlaşmadan çekileceğini vadediyordu. Gerekçe olarak ise anlaşmanın İran’ın bölgedeki etkinliğini ve füze kullanımını yeteri kadar kısıtlayamadığını öne sürmüştür.[19]


Kaynaklar

[1] Michael Axworthy, “İran: Aklın İmparatorluğu- Zerdüşt’ten Günümüze İran Tarihi” İstanbul: Say Yayınları, 2016, s. 277.

[2] Sarıkaya, “Geçmişten Günümüze İran …”: s. 20.

[3]https://www.milliyet.com.tr/11-eylul-saldirisi-nedir–11-eylul-saldirisini-kim-yapti–molatik-9280/

[4] Hümeyra Coşar, İran’ın Bölgesel Güç Paradigması Açısından Beka Sorunu, Tamçelik, Soyalp, ed. İran: Değişen İç Dinamikler ve Türkiye-İran İlişkileri, Gazi Kitabevi, 2014, s. 115.

[5] https://www.milliyet.com.tr/son-dakika-haberleri/

[6] Bayram Sinkaya, “Türkiye- İran İlişkileri ve Cumhurbaşkanı Gülün Ziyareti, Ortadoğu Analiz, Mart 2011, Cilt:3, Sayı27, s.22

[7] Korkmaz, “…Türkiye -İran İlişkileri”, s. 313-315

[8]https://www.academia.edu/1157925/%C4%B0ran_Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Se%C3%A7imleri_Adaylar_ve_%C4%B0zlenimler 

[9] Özcan Hazır, “Ahmedinejad Dönemi Türkiye-İran İlişkileri ve İlişkileri Etkileyen Faktörler, Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Tezi, Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Araştırma Enstitüsü, Lefkoşa, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi,2013, s.36-39

[10] Korkmaz, “…Türkiye-İran İlişkileri”, s.321

[11] Korkmaz, “…Türkiye-İran İlişkileri”, s.323

[12] http://www.aljazeera.com.tr/dosya/gecmisten-gunumuze-turkiye-iran-iliskileri

[13] http://www.aljazeera.com.tr/dosya/gecmisten-gunumuze-turkiye-iran-iliskileri

[14] Korkmaz, “…Türkiye-İran İlişkileri” s.326

[15] http://www.bilgesam.org/incele/208/-yaptirimlarin-iran-ekonomisine-etkileri/#.XLFMi-gzbIU

[16]Süleyman Elik, “Ahmedinejad Sonrası Türkiye-İran İlişkileri”,  Ilmi Etüdler Derneği 1, (2014),  s.7.

[17]https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150714_bes_soruda_iran_nukleer

[18] https://www.setav.org/analiz-nukleer-anlasma-sonrasi-abdnin-iran-politikasi/

[19] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-44039074

2 thoughts on “11 EYLÜL SONRASI TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir