Aydınlık Geleceğe !

AZERBAYCAN VE TÜRKİYE’NİN TARİHİ İLİŞKİLERİ: OSMANLI VE SAFEVİLER

İki devlet tek millet anlayışıyla birbirlerine tarihsel ve soydaş birlikteliği ile yıllardır muhabbet içerisinde olan Türkiye ve Azerbaycan devletleri, şu an gündemde olan Karabağ Savaşı ile tekrar belirginleşti. Türkiye’nin jeopolitik konumu gereği birçok farklı kültürden ve diplomatik yaklaşımdan komşuları bulunuyor. Bu komşulardan bazılarıyla konjonktür gereği ticari, askeri ve siyasi dost veya müttefik olurken (Gürcistan, Bulgaristan gibi.), bazıları ile diplomatik olarak düşman veya kriz halindedir. Bu çeşitli diplomatik ilişkilerinde asıl müttefiki ise, soydaş olarak gördüğü Azerbaycan ile olmuştur. Azerbaycan’ın yeri Türkiye’de bambaşkadır.1990’da SSCB dağılınca bu birliktelik giderek artmıştır. Bu yakın ilişkiler, Türkiye tarihine ve Atatürk’e büyük saygı gösteren Azerbaycan’ın 2. Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey zamanında geliştirilmiş ve günümüze kadar da devam etmiştir. Peki Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi’ndeki bu müttefiklikten önce eski çağlarda Türkiye ve Azerbaycan’ın atalarının ilişkileri nasıldı?

Osmanlı’nın Sosyokültürel yapısı

Oğuz Türkleri dediğimiz, Osmanlı ve Selçuklu’nun kurucu unsuru olan Türk grubu, Orta Asya’dan Batı’ya göç ederken ilk olarak İran topraklarına girip burada Fars kültüründen etkilendi ve bu etki dil, din, kültür açısından değişimler yarattı. Türkçe’de yeni lehçeler ortaya çıktı. Anadolu’ya yerleşen Anadolu Türkleri, bir de komşu Bizans-Rum kültürünü de tanıdı ve kültür alışverişi tesis etti. Osmanlı ilk olarak bir aşiret şeklinde kurulup sonra büyüyüp merkezi devlet teşkilatına geçince elinde Türk-Arap-Fars-Bizans kültür birikimi vardı. Bu birikimle Osmanlı’nı,n artık homojen ve klasik Türk kimlikli diğer devletlerden farklı olduğu gözlendi. Büyüyen imparatorluk Osmanlı’da genel anlamda Türk nüfusu genel nüfusun az bir bölümü olmuştu. Ülke genelinde en yaygın din Müslümanlıktı ve Sünni mezhep egemendi.

Kuruluş döneminde Osmanlı’nın doğusunda, İran, Irak, Doğu Anadolu ve Azerbaycan bölgelerini kapsayan Akkoyunlu devleti egemendi. Kuruluş döneminden çıkıp artık süper güç bir devlet olan Osmanlı, hem silah teknolojisi hem de ordu teşkilatının disiplinli olması sayesinde, bu kadar gelişmiş olmayan devletlere karşı üstünlük sağlayabiliyordu. Nitekim 1473 Otlukbeli Muharebesi ile klasik savaş yöntemleri kullanan kılıç kalkanlı atlılar, düzenli Osmanlı ordusu karşısında yenildi ve bu hezimet, Akkoyunlular’ın egemen olduğu geniş topraklarda devletin savaş sonrası zayıflamasına ve müteakiben otorite boşluğu ve yeni arayışları beraberinde getirmiş oldu.

Otlukbeli Muharebesi sonrası zayıflayıp kısa zaman sonra da tamamen yıkılan Akkoyunlu topraklarında, yine Akkoyunlu gibi bir Türk hanedanlı devlet kuruldu. Bilindiği üzere Akkoyunlular genel anlamda göçebe Yörük ve Türkmendi. Yeni kurulan ve ismi Safeviler olan devlet, Azerbaycan yöresinde yaşayan Türkler tarafından meydana getirildi. Burada Osmanlı ve İran tarihinde çok önemli yer tutan anekdotu sunalım.

Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Osmanlı İle Amansız Mücadele

Anadolu’da 15. yüzyıl boyunca Osmanlı ilerlemesi devam etmiş, Anadolu’da dağınık yaşayan Türkmenler de kontrol altına alınmıştı. Kuruluş döneminde Heterodoks zümrelere daha müsamahakar davranan Osmanlı Devleti, bu sıralarda kontrol etmekte zorlandığı göçebe Türkmen boylarını yasa dışı ilan ederek baskı altına almıştı. İşte bu ortamda Akkoyunlu Devleti’nin yıkılışından sonra mirasçılarından  Erdebil Safeviye şeyhi İsmail, Azerbaycan’dan Anadolu içlerine kadar yayılmış bulunan küskün Oğuz-Türkmen boy ve oymaklarını ruhani otoritesiyle birleştirerek 1501’de zamanın en güçlü Sünni-Türkmen federasyonu olarak bilinen Elvend Mirza liderliğindeki Akkoyunlular’dan Tebriz şehrini kendi yönetimine almayı başardı.

Safevî Devleti’nde önemli görevlere Türkmenler getirildi. Göçebe Türkmenler, Osmanlı’da yitirdiği itibarını ve yerini Safevi Devleti’nde buldu. Bundan sonra Türkmenler akın akın Safevî yolunu tuttular ve Anadolu’daki Türkmenler de onunla da kalmayarak yaşadığı toprakların Safevilere bağlanması için sık sık ayaklanmalar çıkardılar.

Safeviler, kendilerinin 7. Şia imamı Musa el-Kazım yoluyla Ali ve Fatma soyundan geldiklerini belirttiler. İsmail, ayrıca şahlığını ilan ettikten sonra, otoritesini İran’da daha da güçlü kılmak için Sasani İmparatorluğunun mirasında da hak iddia etti.

Tebriz’in zaptedilmesiyle Safevi hanedanlığı başlamış oluyordu. I. İsmail 1501’de Tebriz’i başkent, kendini Azerbaycan Şahı ilan etti ve buradan İran içlerine doğru yayılmasını sürdürdü. Kuruluşu takip eden ilk on yıl boyunca bir yandan devletini Osmanlı saldırılarından korumaya çalışan İsmail, öte taraftan Akkoyunlu kalıntılarını ezerek onların topraklarındaki yayılmasını sürdürdü. 1503’te Hemedan, 1504’te Şiraz ve Kirman, 1507’de Şia’nın kutsal mekanları Necef ve Kerbela, 1508’de Van, 1509’da Bağdat, 1510’da Özbek Şeybani Hanlığının kurucusu Muhammet Şeybani Han’ı hezimete uğrattığı bir savaş neticesinde Horasan ve Herat (Sistan’ın merkezi) şehirlerini zaptetti. 1511’de Özbekler bu yenilgi üzerine Maveraünnehir’e çekilerek Safevilere karşı uzun yıllar sürecek saldırılarını devam ettirmişlerdir.

Safeviler ve Osmanlılar arasında sık sık el değiştiren topraklar

Uzun yıllardır Şah İsmail’in faaliyetlerini yakından izleyen ve onun 1511’de Anadolu’da çıkarttığı Şah Kulu ayaklanmasıyla ne kadar etkili olabileceğini gören Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim, nihayet 1514’te Safevileri ezmek maksadıyla Doğu Anadolu Bölgesi ve Azerbaycan üzerine yürüdü. Bununla, iki Türk devletine sonuçları çok ağır olan savaşa yol açtı. Osmanlıların top ve tüfeklerine karşın Safevi ordusu çok daha ilkel silahlarla savaşa hazırlanmıştı. İki tarafın ordusu başlarında bizzat hükümdarları olduğu halde Tebriz’in batısında Çaldıran’da karşılaştı. Safeviler yenilgiye uğradı. Tebriz’i kolayca ele geçiren Osmanlı kuvvetleri, I. Selim’in bütün ısrarlarına karşın Safevi ordusunu izlemeyi reddettiler. Kışın yaklaşmasıyla Tebriz terk edildi. Bu savaş yıllar sonra Şah I. Tahmasp ile Sultan I. Süleyman (Kanuni) arasında aynen kendini tekrarlayacaktı. Hatta birkaç defa sık sık topraklar el değiştirecekti. Osmanlı’nın ve Safeviler’in en büyük mücadele sahalarından biri de Iraktı. Osmanlılar ile Safevîler, 150 yıldan daha uzun bir süre Irak’ın verimli toprakları uğruna savaştılar. 1509’da Bağdat’ın I. İsmail tarafından zabtını, kısa bir süre sonra Osmanlı sultanı Kanuni Sultan Süleyman’ın zaptı izledi. Daha sonra silsile halinde devam eden saldırılar akabinde Safeviler 1623’te Bağdat’ı henüz geri almışlardı ki, 1638’de Bağdat’ı tekrar Osmanlı sultanı IV. Murat’a bırakmak zorunda kaldılar. 1639’da Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda Osmanlılar ile Safeviler arasında sınırları belirleyen bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmanın çizdiği sınır her iki tarafın sınırları eskisine nazaran çok daralmış olsa da günümüze kadar hiç değişmeden Türkiye-Safevî sınırı olarak kaldı.

Safeviler’in İran’ı Şiileştirmesi

Kabaca 16. ila 18. yüzyıllar arasında gerçekleşti ve Safeviler İran’ı Şiilik’in dini kalesi haline getirdi. Aynı zamanda, Şiilik içerisindeki İsnâaşeriyye mezhebinin, her biri Şiilikte kendi hakimiyet dönemlerini yaşamış olan Zeydilik ve İsmaililik mezhepleri üzerindeki hakimiyeti sağlanmıştır. Safevîler, mücadele ederek İran’ı 1501’de bağımsız bir devlet olarak birleştirmişler ve İslam tarihinde en önemli dönüm noktalarından birini oluşturan, İsnâaşeriyye mezhebini İmparatorluğun resmî dini olarak belirlemişlerdir.

Doğrudan bir sonuç olarak, bugünkü İran’ın ve komşu Azerbaycan’ın toprakları, tarihte aynı zamanda Şiiliğe dönüştürüldü. Her iki ülkenin hala büyük çoğunluğu Şii ve Azerbaycan nüfusunun Şii oranı İran’dan sonra ikinci sırada.

1502’ye kadar I. İsmail, İran’da Tebriz’in yanı sıra Ermenistan, Azerbaycan Dağıstan bölgelerini ele geçirdi. İran’ın çoğunluğunun hâlâ Sünni olduğu bölgelerdeki kontrolünü sağlamlaştırmak için önündeki on yıl boyunca mücadele verecekti. Ordusu ilk 1504 yılında orta bölgelere yayılmıştı. 1510 yılında nihayet Horasan bölgesini ve Herat şehrini fethedip, 1505-1508 yılları arasında güneybatı İran’ı ele geçirdi. Daniel W. Brown’a göre, İsmail “Fâtımîlerin düşüşünden bu yana en başarılı ve hoşgörüsüz Şiî hükümdar” idi. Görünen o ki, Sünni İslam’ın tamamen yok edilmesini amaçladı ve o bu hedefe, üzerinde hakim olduğu topraklarda büyük ölçüde ulaştı. Sünnilere olan nefreti sınır tanımıyordu ve zulmü acımasızdı. İlk üç halifenin lanetlenmesini, Sünni tasavvufçuların mülklerinin ele geçirilmesini ve Sünni ulemanın ise ya Şiiliğe geçmelerini ya öldürülmelerini ya da sürgüne gönderilmelerini emretti. Şiî ulema Şiileştirme faaliyetleri için başka bölgelerden İran’a getirildi.

Şah İsmail’in İran’ı Şiileştirme Nedenleri

İsmail ve takipçilerinin bu kadar şiddetli bir Şiileştirme politikası izlemesinin başlıca nedenlerinden biri, Safevi topraklarının komşusu olan rekabet halindeki askeri ve siyasi düşmanı, iki Sünni Türk devleti Osmanlı İmparatorluğu ve Şeybanîler ile karşılaştırıldığında mümkün olduğunca farklı ve eşsiz bir kimlikte var olmaktı.

Safeviler Osmanlılarla uzun süren bir mücadeleyle meşguldü ve bu mücadele, Safevîleri, Sünni ülkeler arasında Osmanlı tehdidine ve İran’da beşinci kol ihtimaline karşı daha tutarlı bir İran kimliğini yaratmaya itti.

Şiileştirme, devletin ve kurumlarının sadık kalacağı bir bölge inşa etme sürecinin bir parçasıydı ve böylece devletin ve kurumlarının egemenliğini tüm bölge boyunca yayabilmesi sağlanacaktı.

Osmanlı ve Safevi Askeriyeleri’nin Karşılaştırması

Safevî şahlarının başvuracakları aşiretleri olmadığından, ilk yıllarda yalnızca, eski Moğol adıyla, “sadak taşıyan” diye anılan kişisel korumaları doğrudan emirleri altında olan tek birlikti. Savaşa gittiklerinde “sadak taşıyanlar”ın çevreledikleri safın tam ortasında yer alırlardı. Kızılbaşlar, her aşiretin bir birlik olarak yer aldığı savaş düzeninde, doğrudan kendi aşiret reislerinin koruması altında savaşırlardı. Her aşirete, saygınlığına ve gücüne göre sağ ya da sol, iki kanattan birinde yer verilirdi. Kızılbaşlar ordunun büyük bölümünü oluştururlardı ve at sırtında savaşırlardı. Lurlardan da destek alınırdı. Şehname’deki minyatürlere bakıldığında tüm askerlerin kılıç da mızrak da kullansalar sadakları ve okları olduğu görülür. Yani Safeviler ordularını hafif süvarilerden oluştururdu. Safeviler batıda Osmanlı Devleti gibi Avrupa’nın düzenli, gelişmiş ve ateşli silahlar ile donatılmış ordularından birine karşı savaşırken doğuda ise Özbeklerin Moğollar kadar tehlikeli aşiret atlılarına karşı başarılı olmak zorundaydılar. Çaldıran Muharebesi’nde yeğeni Durmuş Han Şamlu’nun Şah İsmail’e Osmanlı ordusunun mevzilenmesini beklemeyi önermesi ve bunun sonucunda alınan ağır yenilgi Safevilerin Osmanlı Devleti’ne karşı bundan sonraki tüm savaş taktiklerini değiştirmiştir.

Safeviler, Osmanlı ordularına karşı genel olarak meydan savaşlarında karşı karşıya savaşmak yerine Osmanlı ordularının zayıf noktası olan lojistiğine saldırma taktiğini kullandı ve ateşli silahlar, daha etkin yönetim, daha fazla nüfus gibi dezavantajlarına rağmen başarılı da oldu. Safeviler top kullanımını fazla önemsemediler. Büyük ihtimal ile bunun nedeni çevik Safevi süvarisinin top kullanılması durumunda yavaşlayacak olmasıdır. Osmanlı Devleti’ne göre çok daha zayıf olan Safevi Devleti bu anlayış sayesinde Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu sahaya girmemiş ve böylece bağımsızlığını korumuştur. Yani kısaca Safeviler’in savaş taktiği Vur-Kaç, Gerilla ve Yıpratma taktiğiydi. Ancak biri kaçan diğeri kovalamayan bu iki savaşan devlet, aralarında birçok savaş yapsalar da pek bir başarı sağlanamamış ve alınan topraklar sık sık el değiştirmiştir. Düşünelim, Osmanlı kalabalık ve düzenli ordusu ile Tebriz’e yürüyor ve alıyor. Ancak kış mevsimi gelmeden burayı terk ediyorlar ve buraya yerleşmiyorlar. Osmanlılar terk edince Safeviler tekrar şehri ele geçiriyor. Osmanlı karşısına direkt olarak çıkmaktan kaçınan Safeviler, önce şehri terkedip Osmanlı’nın gitmesini bekliyor. Bu durum defalarca tekrar ediyor. İşte böyle bir tekerrür durumunda ilerleme kaydedilemez ve kalıcı başarı sağlanamaz. Mesela Revan Seferi, Yavuz Sultan Selim’in Tebriz ve Azerbaycan Seferi.

Safeviler’in Çöküşü

Safevîler, 17. yüzyılda geleneksel düşmanları Osmanlı İmparatorluğu ve Şeybani Hanlığı ile savaşını sürdürürken, iki yeni komşu ile de rekabete girişmek zorunda kaldı. Rusya Çarlığı, bir önceki asırda Altınorda Hanlığı’nın devamı olan Astrahan, Kazan, Sibir, Nogay Hanlıklarını ortadan kaldırmış, nüfuzunu Kafkasya ve Orta Asya’ya dek yaymıştı. Babür Devleti ise, Kandahar ve Herat’ı alarak daha önce İran kontrolündeki Afganistan’a sızmaya başlamıştı.

Bütün bunlardan başka 17. yüzyıl boyunca Doğu – Batı arasındaki ticaret güzergâhı değişmiş, Avrupalıların keşifleri ve Osmanlıların deniz aşırı seferleri sonucunda İran’dan uzaklaşmıştı. Şah Abbas’ın ordusunu ücretli gulam (devşirme) sistemine dönüştürmesi kısa vadede işe yaradıysa da, sonraki yüzyılda eyaletler üzerindeki baskı ve ağır vergilerle birlikte ülkenin sosyo – ekonomik gücünün zayıflamasına yol açtı.

Şah Abbas’tan sonraki Safevi hükümdarları Şah II. Abbas hariç silik karakterliydi. Nitekim II. Abbas’ın hükümdarlığının sonu olan 1666 yılı, aynı zamanda Safevi hanedanı için de sonun başlangıcına işaret eder. Vergi gelirlerindeki düşüş ve büyüyen askeri tehlikelere karşın sonraki şahlar bu durumu düzeltememişlerdir.

Ülke sık sık, merkezden uzak sınır boylarında baskın ve yağmalara uğramaya başladı. Beluciler, Afganlar, Arap bedevileri art arda isyan, istila ve yağmalara kalkıştı. Hatta Afganlar, Safevilere karşı gelerek 1722’de Mir Veys’in oğlu Mahmud’un komuta ettiği bir Afgan ordusu doğudan İran’a girerek başkent İsfahan’ı kuşatıp yağmaladı. Daha sonra kendisini İran Şahı ilan etti.

Afganlar, on yıldan fazla bir süre istila ettikleri İran topraklarından çıkarılamadılar. Horasan’daki Afşar Türkmenlerinin beyi ve Safevilerin en etkili komutanı Nadir Şah nihayet 1729’da Damgan Muharebesi’nde Afganları bozguna uğrattı ve İran’dan çıkardı. Buna rağmen ertesi yıl Afganlar hâlâ İran topraklarına yağma hareketlerini sürdürüyorlardı. Nadir Şah, tekrar Doğu İran’ı fethetti. Aynı yıl Gazne, Kabil ve Lahor’u fethetti. Delhi üzerine yürüdüyse de İran’dan gerekli desteğin gelmemesi üzerine başarılı olamadı. Nihayet 1736’da, Nadir Şah Mese elinde olan iktidar erkini kullanarak kendisini İran şahı ilan etti. Böylece 1736’dan 1747’ye kadar Azerbaycan ve İran’da kısa süreli Afşar Hanedanı kurulmuş ve Safevi hanedanı kesintiye uğramıştır.

1747’de Nadir Şah’ın bir suikast neticesinde öldürülmesi üzerine, Safeviler tekrar şahlığı ele geçirdiler. Fakat bu, gelişmekte olan Zend Hanedanı’nın gerçekte iktidarı ele alarak meşruluğunu pekiştirmesini sağlamasından başka bir işe yaramadı. III. İsmail’in kısa süreli rejimi, Zend hanedanının kurucusu Kerim Han’ın ülkede iktidarı ele geçirecek meşruluğu sağlaması ile 1760’ta resmen son buldu.

Sonuç

Tarihte her ne olursa olsun, o zamanın şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Çünkü eğer öyle olmazsa bugünkü Türkiye Azerbaycan dostluğu kurulamazdı. Birde yazımda belirtmek istediğim en önemli husus, Osmanlı da Safeviler de Türklük ve Irk için savaşmadılar. Turan hakimiyeti kurma hayalleri yoktu. Bugün bakıldığında söylenen “Neden iki Türk devleti birbiri ile savaşmış ki?” sorusunun cevabı çok basittir. Din ve mezhep yayma mücadelesi ile ideolojik savaşlar yapılmıştır. Zaten Osmanlı ve Safevi mücadelesinin geçtiği 15.-18. yy’da milliyetçilik daha doğmamıştı. Bundan ötürü kimse de Türklük adına, tek Türk Hanı olmak için savaşmamıştı. Sunni Osmanlı, Şia Safevi birbirleriyle İslam’ın lideri olma konusunda yarıştılar.

Bugün Safeviler’in ana mirasçılarından Azerbaycan’da Şah İsmail, Şah Abbas, Şah Tahmasb aşırı sevilirken Yavuz Sultan Selim, 4. Murat pek sevilmez. Aynı durum Osmanlı varisi Türkiye için de geçerlidir. Şah İsmail gibi şahlardan nefret edilir, tarih kitapları böyle yazar ve Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman çok sevilir. Bu yazımızda Osmanlı Devleti’ni ve Safevi Devleti’ni siyasi, diplomatik, askeri, dini ve sosyokültürel olarak daha iyi tanıdık, hepimizin az veya çok bildiği Osmanlı Devleti’nin kuruluş yükseliş ve çöküş dönemlerine ek olarak Safeviler hakkında da bu dönemleri derinlemesine ele aldık. Anadolu ve İran topraklarındaki dini ve demografik değişimleri gördük. En son olarak da Safevi Devleti’nin kurucu unsuru ve hanedanını oluşturan Azerbaycan Türkleriyle, Osmanlı Devleti’ni kuran Anadolu Türkleri yani bugünün de Türkiye Türkleri’nin ilişkilerini tarihi olarak izah ettik. Geçmişte ne sorun yaşarsak yaşayalım, Türkiye ve Azerbaycan tek millet iki devlettir.

KAYNAKÇA

  1. R.M. Savory, Safavids, Encyclopedia of Islam, 2nd edition
  2. ^ Andrew J. Newman, Safavid Iran: Rebirth of a Persian Empire, I. B. Tauris (Mart 30, 2006)
  3. ^ Golden,Türk halkları Tar. Giriş. Çeviren, Osman Karatay Ankara 2002, s. 321
  4. The Ottoman Empire: The Classical Age, 1300–1600, by Halil İnalcık, pg.167.
  5. Prof. Dr. Erhan Afyoncu, 1000 Soruda Osmanlı İmparatorluğu, 1-4 cilt
  6. Wikipedia, Safeviler, Kızılbaşlık, Osmanlı-Safevi Savaşları, Şah İsmayil Xetai, konu başlıkları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir