BİR KİTAP, BİR FİLM ANALİZİ (Dede Korkut, Leviathan)

Öncelikle filme başlarken ana karakterin Moskova’dan bir avukat arkadaşı geliyor. Bu çok ilgi çekici bir durum. Başrolümüz zaten yıllardır belli mücadeleler vermiş ve artık pes etme noktasına yaklaşan bir adam. Avukatı da kendi çevresinden bulamayıp Moskova’dan bir avukatın gelmesi ise artık çevrede kimsenin de belediyeyle ya uğraşmak istemediği ya da çıkarlarının zarar görmesini istemediği anlaşılıyor. Aslında herkes her şeyin farkında daha önce de faili meçhuller olmuş fakat göz göre göre artık insanlar kabullenmişler. Aşırı sıkıcı ve rutine bağlanmış hayatlar yaşayan insanların bozkırın ortasında yaşadıkları hiçliği çok güzel anlatıyor. Polislerin ve diğer görevlilerin rüşvetler aldıkları resmen izleyenin gözüne sokuluyor. Bölgede yaşayan bir memur zorlamaya yakın bir şekilde angaryalarını baş karakterimize yaptırıyor.

Filmde herkes körkütük olana kadar votka içiyor. Bu artık bir yaşam tarzı haline gelmiş gerecekten de uçsuz bucaksız arazide insanlar monotonluktan ve sorunlarından kurtulmak ya da günlük öğünlerinde bile ölçüsüz alkol kullanıyor. O kadar umursamaz olunmuş ki Trafik polisi sarhoşken araba kullanmaktan hiç çekinmiyor. Memurların yaptığı işlerin çoğu laf olsun diye yapılıyor.

Mahkemeler ise düzmece bir şekilde yürütülüyor. Klasik Hollywood filmlerinde gördüğümüz “itiraz ediyorum hâkim bey” klişesinden çok uzak. Yani bir şekilde yasalar yine var ama her şey kuralına uyduruluyor ve doğru düzgün bir savunma yapılması şansı yok. En azından biz bunu sahnelerde göremiyoruz. Mahkemelerde her şey oldu bitti şeklinde davacı, davalı umursanmadan bütün görevliler bitse de gitse havasındalar. Mahkeme başkanı olduğunu düşündüğüm kadınının tutanakları okuma sahneleri oldukça sinir bozucu bir şekilde gösteriliyor. Kadın aşırı hızlı bir şekilde hızlı hızlı dava seyrini okuyor ama biz izlerken bile bazı noktalarını kaçırabiliyorken ortamdaki karakterlerimizin bunca psikolojik ve tehditli gerilimin altında süreçlere ne kadar hâkim olabileceği de ortadadır. Yargılama sahneleri biraz daha iyi gösterilebilseymiş Kafka’nın Dava romanı gibi etkileyici olabilirdi.

Jabba the Hutt

Jabba the Hutt’a benzeyen belediye başkanı baş kötümüz ise Nikolai’yi tehdit etmeye Nikolai’nin ailesiyle birlikte kaldıkları evin geliyor. Biraz gerilim olsa da avukatımız olayı yarıştırıyor ve ertesi gün görüşme ayarlıyor. Avukat, karakola gidip belediye başkanından eve gelip tehdit ettiği için şikayetçi olmaya gidiyor fakat bu sırada Nikolai polisin arkaya gidip birilerini aradığını görünce deliriyor ve bağırmaya başlıyor. Zaten yukarılardan talimatı alan polis bu davranışı görevi başındaki memura hakaret şeklinde yorumlayıp tutukluyor. Bununla beraber avukat da belediye başkanına gidiyor ve elinde başkanın daha önce işlediği suçları gösteren bir dosya veriyor. Belediye başkanı suçları olsa bile buna fazla takılmıyor ve avukatı satın almaya çalışıyor. Belediye başkanını korkutan esas şey ise sonradan avukatın söylediği İvan diye bir isim. Anladığımız kadarıyla bu adam bakanlardan biri ya da yardımcı gibi bir şey yani üst düzey bir bürokrat. Burada karşılaştığımız çarpıcı gerçek ortaya konuyor zorba birisini yine daha büyük bir zorba aracılığıyla durdurmaya çalışıyorlar.

Esasen belediye başkanıyla davalaşma ev arazisine bir kilise yapılma planıyla ortaya çıkıyor. Aslında onca geniş alanın başka bir yerine de o kilise yapılabilirdi fakat Nikolai bıçkın delikanlılık zamanlarından beri dönem dönem haksızlıklara başkaldırmış. Bu yüzden de belediye başkanı haddini bildirmek niyetinde yani bir gücünü ispatlama meselesi var. Papaz ile belediye başkanının konuşmaları ise ilgi çekici normalde kendisine alkol sunulduğunda içmeyen papaz belediye başkanıylayken içiyor. Diğer ilgi çekici bir nokta ise belediye başkanına tanrının güçle ilgili olduğu gibi şeyler anlatırken ve alanını kendi gücünle koru derken aynı papaz halka vaaz verirken Tanrı sevgidir affedicidir. Hepimiz Mesih gibi sevgi dolu olmalıyız tarzı şeyler söylüyor.

Başrolümüz de hem aile sorunlarıyla hem de bu kokuşmuş düzenle uğraşırken yavaş yavaş tepki vermez hale geliyor. En son kendisine ithaf edilen bir suçu neredeyse hiç karşı çıkmadan kabulleniyor.

Kitap Değerlendirme: Dede Korkut

Prof. Dr. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, 2003 Hisar Kültür Gönüllüleri

‘‘Hani dediğim bey erenler

Dünya benim diyenler

Ecel aldı yer gizledi

Fani dünya kime kaldı

Gelimli gidimli dünya

Son ucu ölümlü dünya’’

Kitabın yazarı Muharrem Ergin ülkemize göç eden Ahıska Türklerindendir Kendisi Türk kültürüne sıkı sıkıya bağlı olan, Türk Kültürünün bölünmez bir bütün olduğunu düşünen bir Türk milliyetçisidir. Yazmış olduğu Türk Dil Bilgisi kitabı üniversitelerde yazılan ve okutulan ilk Türk dil bilgisidir. Çağatay Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkiye Türkçesi gibi saha çalışmalarının yanı sıra Eski Türkçe alanında kilometre taşı sayılabilecek çalışmaları mevcuttur.  Hükümetine 100 temel eseri kabul ettiren kişiler arasında yer almaktadır. 100 temel eser serisi de zaten Dede Korkut hikayelerinin tercümesi ile başlamıştır. Kitabın biri Dresden’de diğeri Vatikan’da olmak üzere iki el yazması mevcuttur.  Muharrem Ergin Dede Korkut’u tercüme ederken bu kaynakları kullanmıştır.

Kitabın önemi ve içeriğine gelirsek Ergin’in ön sözde Prof. Fuat Köprülü’den aktardığı söz çok etkili ve açıklayıcıdır. ‘‘Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u diğer gözüne koysanız, yine de Dede Korkut ağır basar.” Kitap milli destanların bütün özelliklerini yansıtmaktadır. Toplumun hafızasında büyük yer etmiş olayları kapsar. Kitap zaman içinde eklemeler olarak, geliştirilerek ve millet aklının arı özünü özümseyerek oluşmuştur. Bazı konular ve karakterler derinlemesine işlenirken bazı olaylar hatta on yıllar bir kelimeyle atlanır. 

Kitabın teknik özelliklerine gelirsek içinde on iki hikâye bulunmaktadır. Kitaptaki destanlar farklı yüzyıllarda geçmektedir. Destanların büyük çoğunluğu 9.-10. yüzyıllarda geçmektedir. Destanımızın genel itibarıyla masal ve kurgu gibi olan yerleri olsa da olayların geçtiği coğrafya bellidir. Kitabın ana coğrafyası Seyhun Nehri civarı, Kuzey İran, Kafkasya ve Doğu Anadolu dolaylarıdır. Örneğin bir destanının içinde Trabzon net bir şekilde anlatılır. Abartılı edebiyat yapmaktansa yalın, samimi ve anlatmak istediğine odaklanan bir dil kullanılmıştır. Belli sayılar ve deyimler tekrar edilir

Hikayemizdeki Dede Korkut ise Oğuz’un bir bilgesi, bir ozanıdır. Zor durumlarda, anlaşmazlıklarda ona danışılır. Bayındır Han bile onunu sözüne önem verir. Destanın sonlarında gelir ve olayı sonuca başlayıp dualar ederek destanı sonlandırır.

Karakterler ise kahraman özelliklerini taşır. Hemen hepsi korkusuz, cesur savaşçılardır. Allah, Hz. Muhammed (S.A.V), milleti ve ailesi için gözünü kırpmadan canını verebilecek yiğitlerle doludur destanlar. Karşıdaki düşman gün gelir aslan olur, gün olur dev olur, an gelir kum gibi düşman olur fakat kahramanlarımız geri dönmeyi düşünmeksizin düşmanın üzerine atılabilmektedir.

Oğuz beyleri arasında belli bir hiyerarşi vardır. Bayındır Han kağan, Kazan Han ise onun İç Oğuz beyler beyidir. Olaylar onunu ve beylerin çevresinde gerçekleşir. Ataerkil bir toplum yapısı olmakla beraber baba, ata sözü emir kabul edilir dinlenirmiş. Kağan’ı Allah’ın gölgesi olarak görürler ve ona isyan edenlerin hiçbir işlerinin rast gitmeyeceği düşünülürmüş. Ata sözü her ne kadar önemli olsa da önemli kararlar alınırken toy yapılır diğer beylerin de görüşleri sorulur.

Oğuzların yaşam biçimleri çok güzel bir şekilde anlatılır. Hikâyeyi okurken kendimizi Bayındır Han’ın otağında ya da obayla beraber göç ederken bulabiliriz. Ekonomisinin ise daha çok gaza ve hayvancılık üzerine kurulu olduğunu görürüz. Karakterlerimiz oldukça zengin, eli açık, gözü pektir. Sosyal yaşam hakkında bilgimiz oluşmaktadır. Aile bağları çok güçlüdür, oğlunun kurtarmak için sürülerce koyunlar uçsuz bucaksız araziler hiç düşünülmeden verilir. Diğer anlatım güzellikleri olarak dönem halkının kıyafetleri, kullandıkları kılıç kalkan gibi silahlar detaylı bir şekilde anlatılır.

Oğuzlar inançlı bir kavimdir. Her biri gaza yolunda en önde atılmaya çalışırlar, konuşmalarında sürekli Allah’tan (c.c) bahsederler. En zor zamanlarında rablerine sığınıp güç isterler. Hatta birçok kere Allah Cebrail, Azrail gibi melekleri vasıtasıyla dualarını kabul etmiş ve kahramanlarımızı muvaffak kılmıştır. Kitapta koç, deve, aygır gibi hayvanların etlerinin ziyafetlerde yenildiği açık bir şekilde anlatılmaktadır. Doğa koşullar da en az kahramanlarımız gibi hareketli ve coşkundur. Örneğin güzel bir nehir nitelerken kızıl kanlı nehir diye betimlenir. Öyle ki baş almayıp kahramanlık göstermeyen evlada isim bile verilmez.

Bütün bu anlattıklarımız Dede Korkut’u neden okumamız gerektiği hakkında bilgi verse de beni en çok etkileyen kısmı insanların vefalı olması ve millet aklının unutmadığını görmemdi. Destanların içerisinde onlarca yıldır esir olan babasını, kardeşini ölümü sağ mı bilmeden kurtarmaya giden yiğitler vardır. Düşman Oğuzu ya uykudayken veyahut çeşitli tuzaklarla yenebilmektedir. Dede Korkut’un anlattığına göre Oğuzun başına ne kaza gelse uykudan gelirdi. Uyanık kalmamızı, cesur olmamızı, peygambere ve dinine bağlılığı, atayı aileyi bilmeyi öğütleyen böyle bir kitabı okumamak büyük bir hata olur.

Bu muhteşem destanı okurken Atatürk’ün şu sözünü hatırınızda kalsın:

‘‘Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır’’

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir