Politika Ve Strateji

Canlı Bomba Psikolojisi

Geçen gün yine yaptığım pişmanlıklardan birisini yaparak ailemle TV’de haberleri izliyordum. Buradaki pişmanlık ailemle olmak değil tabi ki. Aile her şeyidir insanın o ayrı 😊. Pişmanlığım tabi ki TV izlemek. Gerçekten dünyada ne kadar rezillik ve saçmalık varsa hepsini görüyoruz. Evladını yitiren mülteci bir annenin feryadını izlerken bir taraftan da bir anne iki çocuğunu kocasına nispet diye köprüden aşağı atıyor hem de gözünü bile kırpmadan. Bu kadar zalim bir dünyada yaşamak gerçekten çok zor. Velhasıl kelam işte o aptal kutusunu seyrederken sınırdan geçen Suriyeli bir mültecinin kolunda alçıya sakladığı bombayı görüyoruz. Evde ailemle onu görüp konuşurken babaannemin “gencecik adamlar nasıl canlı bombayla kendilerini patlatıyorlar?” dediğini duydum. Gerçekten de dedim bir insan nasıl canlı bomba olmayı kabul eder ki, hangi psikoloji buna el verir? Gelin bunu biraz irdeleyelim ve bakalım bir insan nasıl bir psikoloji ile hem kendisini hem de onlarca insanı patlatarak öldürür?

Öldürme eyleminin en derinlerdeki nedenlerine gidersek dünyanın ilk katili olan Kabil’e kadar gidebiliriz. Ki oradaki nedene baktığımızda da öldürmenin kökeninde bir öfke ve öç alma duygusu yer alır. Burada olan öfke başkalarına karşıdır. Fakat intihar dediğimiz şey kişinin kendine yönelik öldürme eylemidir. Dolayısıyla bu eylemde de öfke duygusu daha yoğundur. Hele ki hem kendi canına hem de diğer insanların canına kıyması öfkenin ve hiddetin doruğuna ulaşmaktır.

Peki bu öfkenin kaynağı nedir?

Her şeyin başlangıcı çocuklukta gizlidir der Freud. Bir insanın bu kadar yoğun bir öfke taşımasının altında da genellikle çocukluk çağındaki “işgal” edilme yaşantıları vardır. Çocuklukta başta anne baba ve diğer insanlar tarafından ağır işgale uğramış bireyler ileriki yaşantılarında yoğun öfke duyguları taşırlar. Bir çocuğun işgal edilmesi genellikle fiziksel, cinsel ve duygusal istismara uğraması şeklinde olabildiği gibi ilgi, sevgi ve ihtiyaçlarının hiç görülmemesi sonucu yoğun değersizlik hissetmesi şeklinde de ortaya çıkabilir.

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ne baktığımız zaman üçüncü basamakta olan ait olma ve sevgi basamağıdır. Bu basamağa göre ilk iki basamakta olan güvenlik ve fizyolojik ihtiyaçlar az ya da çok doyurulduğu zaman, ait olma ve sevgi ihtiyacı güdüleyici güç olarak öne geçer. Böylece birey bir arkadaş, bir sevgili ya da eş hatta çocukların eksikliğini hissetmeye başlar. Daha alt düzeydeki ihtiyaçlar bir ölçüde doyurulduğu zaman kişi, insanlarla ilişki kurmak, bir grupta ya da ailede yer edinmek isteyecektir (Maslow, 1970: s. 43). Bu yer edinme başarısız olduğu zaman ise kişi kendini değersiz hissetmeye başlayacaktır.

Narsizm ve Borderline

Tel Aviv Üniversitesi’nde görevli İsrailli bir psikolog Ariel Merari tarafından canlı bombalarla ilgili olarak yapılan araştırmalarda bu kişilerin ağırlıklı olarak narsistik ve sınır kişilik (borderline) bozukluğu olan bireyler oldukları tespit edilmiştir. Kişilik bozukluklarının kökeninde ise örseleyici çocukluk yaşantıları ve buna bağlı yoğun değersizlik duyguları bulunmaktadır. Yani görüyoruz ki bu işin derinine indiğimizde de çocukluk yaşantıları çok önemlidir.

Canlı bomba olmanın patolojik boyutunda narsistik ve borderline bozukluğunun öneminden bahsetmek pek mümkün görünüyor. Narsizm bireyin yaşadığı yoğun değersizlik duygusunu kapatabilmek için bir ömür verdiği var olma ve görülme mücadelesini içerir. Birey mutlak gücü üretip tek el altında toplayarak insanların takdirini kazanıp “ben buradayım, beni görün, güç artık benim” mesajı vermek istiyor. Buna bağlı olarak ideolojik örgütlere ve gruplara katılarak bu düşüncelerini yaşatmaya çalışırlar. Tıpkı 60 milyon kişinin öldüğü 2.Dünya Savaş’ının en büyük sorumlusu olan Adolf Hitler gibi. Kişiler bu gruplara girdikten sonra ötekileştirme ve yok etme metodu uygularlar. Yani bir süre sonra kendileri dışındaki bütün grupları düşman ve kötü olarak algılamaya başlarlar ve bu şekilde öfkelerini dışa vurma fırsatı bulurlar. Yine bu bireyler zaman içerisinde kasıtlı olarak grup dışına itilirler ki bu durum ruh dünyalarındaki değersizlik duygularını tetikler. Zamanla yeniden grup tarafından kabul edilebilmek için kendilerine verilen her türlü görevi kabul edebilecek bir ruh hali içerisine itilirler. Ta ki kendilerini patlatana kadar… Üstelik kendisini patlatarak öldürme eylemi de ağır narsistik patolojideki birisi için son derece gösterişli bir sondur. Hayatı boyunca hiç görülmemiş ve var olmamış bir birey ancak bu şekilde bir ölüm ile bütün dünya televizyonlarında adını duyurma fırsatı bulur.

Tarihte İlk Kez Toplu İntihar

Toplumlar, yaklaşık 1000 senedir intihar eylemleri ile karşı karşıya gelmektedir. Efesli Iohannes isimli Süryani tarihçinin anlattığına göre 573 yılında Pers hükümdarı Bizanslılara karşı desteğini kazanmak için Göktürk Kağanı’na değerli armağanlar göndermiş. Bu armağanların içinde ise 2000 tane Dara’dan yani Mardin’den gelen köleleştirilmiş kadın vardı. Kadınlar nereye gönderildiklerini öğrenince, köleliği sona erdirmenin tek yolunu seçerler; ölüm. Rast geldikleri bir nehirde yıkanmak istediklerini söyleyerek muhafızları ikna ederler. Ve 2000 kadın nehirde intihar eder. Çok eski tarihlerden beri toplu intihar girişimleri görülmektedir.

Psikoloji İmparatoru: Hasan Sabbah

Tarihin her döneminde din, ideoloji, çetecilik vb. motivasyonlarla ortaya çıkan sahte mehdiler, peygamberler ve liderler olmuştur. Narsistik alt yapıya sahip bu kişiler etrafındakilerin kendilerine ölümüne biat etmelerini beklerler. Bu konudaki ilk ve en bilinen örgütlerden bir tanesi Haşhaşilerdir. Liderleri Hasan Sabbah’ın Mehdi olduğu inancındaki fedailer, kesinlikle öldürüleceklerini bilmelerine rağmen, dönemin en iyi korunan yöneticilerine suikast yapmaktan çekinmemişlerdir. Dönemin, Selçuklu olsun, Abbasilerden olsun pek çok devlet görevlisi, fedailerin bıçağı altında can vermiştir. Büyük Selçuklu Devleti’nin görkemli veziri Nizam-ül Mülk de bu kurbanlardan biridir. Fedailer eylemlerinin hemen ardından kaçmak yerine, büyük bir sakinlikle muhafızların gelip kendilerini öldürmelerini bekler hatta o sırada bile bağırarak halka mesajlarını iletirlerdi. Bir kısmı da hemen orada kendilerini bıçaklayıp öldürürlerdi. Hasan Sabbah’ın bu eylemlerdeki amacı sadece düşmanlarını bertaraf etmek değil, aynı zamanda halka korku salmak ve kendi adını duyurmaktı.

Araştırmalar, canlı bombaların çoğunlukla duygu durum bozukluğu yaşayan, intihar öncesi sendromu içerisindeki kişilerden oluştuğunu gösteriyor. Doğup büyüdükleri ortamda gözlemledikleri işkence, eziyet, sosyal eşitsizlik bu kişilerin “kaybedecek bir şeyleri olmama” motivasyonlarını güçlendiriyor. Bireyin içinde diğer herkese karşı intikam duygusu vardır. Örneğin Hasan Sabbah’ın sıfatı “el-muntakim”, “intikam alan” manasına gelmektedir. Ait oldukları grubun içerisindeki sosyal baskı sonucunda da var olabilmek ve saygı görmek için kendilerini feda etmeleri ve kahraman olmaları kanaatine varıyorlar. Onlara göre bu dünya vasattır, eşitsizdir ve imtihan yeridir. Asıl yurt cennettir ve orada en iyi imkanlara sahip olmak istiyorsa şehit olması gerekir. Birçok cemaat ya da tarikat, üyelerini “bizimle olursan, öldükten sonra cennete gideceksin” vaatleriyle yoğursa da, rivayetlere göre Haşhaşiler’de bu durum “dünyada” da gerçekleşmiş durumda. Hatta öyle ki Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nde saklı bir cennet inşa ettiği söylenir. Şöyle ki; fedailer haşhaşla mayıştırılıyor. Daha sonra upuzun taş bir yolda (yolun her iki tarafı sütle basılmış ve kurutulmuş haşhaş tütsüleri ile bezenmiş bir hâlde) ilerliyorlar. Bu yolculuk sayesinde, hem psikolojik hem nörolojik açıdan birazdan göreceklerine hazırlanıyorlar. Gözlerini açtıklarında kendilerini her çeşit güzel kızların, rengârenk çiçeklerin, dünyanın dört bir yanından getirilmiş hayvanların ve mis gibi kokuların olduğu bir yerde açıyorlar. Burayı “cennet” sanıyorlar. Tekrar haşhaşla uyutularak odalarına götürülüyorlar. Ve tekrar o ”cennet”e gidebilmek için Hasan Sabbah ne derse ne isterse yapmaya hazır oluyorlar. Fakat o cennet, aslında çok yakınlarında, sadece Alamut’un arka bahçesindedir! Beyin yıkama dediğimiz şey de tam olarak budur. Hasan Sabbah tam bir psikoloji imparatoru resmen değil mi?

Bu yüzdendir ki eylemciler bir kamyon dolusu patlayıcıyla hedefe doğru giden teröristte neşeli bir ruh hali görmek çok mümkündür. Çünkü terörist, ölmeye değil, sonsuz ve mükemmel bir hayata doğru gitmektedir ve şehit olduğunda bağlı olduğu örgüttekilerle tekrar cennette yan yana gelme düşüncesi ile kendini öldürür. Bu kişilere göre dünyada sadece kendi bağlı oldukları örgüt haktır. Diğer herkes kafir ve düşmandır. Bu nedenle kafir yok etmek ibadettir. Sahte düşmanlar yaratan liderlerinin yıllar süren telkin ve öğretiler sonucunda bu kıvama gelen kişiler kendilerini düşünmeden feda ederler.

Eylemcileri nasıl seçerler ve nasıl süreçlerden geçirirler?

Örgütlerin en büyük insan kaynağı henüz karakteri oluşmamış genç bireylerdir. Onları küçük yaşlarından itibaren alarak, kendileri için en mükemmel sonuca oluşana kadar taze dimağlarına ideolojilerini yığarlar. Yani birçok beyin yıkama operasyonlarından geçirirler. Mesela insanın ruhsal yapısında “süperego” yani “vicdan” denilen bir mekanizma vardır. Bu mekanizma, insanın öfke duygusu ile cinayet işlemesini engeller. Süperegomuz sayesinde bizler öfke duygularımızı spor, sanat, iş, siyaset ve aşk gibi alanlara kanalize ederek boşaltırız. Canlı bombaların psikolojisi incelendiğinde ise bunların “süperego deformasyonu” denilen bir duruma maruz kaldıkları görülmüştür. Canlı bombaların süper egolarındaki bu deformasyon içerisinde bulundukları örgüt tarafından çeşitli beyin yıkama teknikleri ile gerçekleştirilmektedir.  Bazı örgütler genellikle öldükten sonra cennete gidecekleri, sonsuz mutluluk içerisinde yaşayacakları şeklindeki öğretilerle bunu yaparken, bazı örgütler ise ölümsüzleşecekleri, tarih kitaplarının kendilerinden bahsedeceği, destanlaşacakları gibi kahramanlık motiflerini vurgulayarak beyin yıkamaktadırlar. Bu şekilde vicdan duyguları deformasyona uğrayan bireyler ulvi bir amaca da hizmet edeceklerini, bir işe yarayarak değersizlik duygularından kurtulacaklarını düşündüklerinden kendilerini patlatmakta bir sakınca görmemektedirler. Birey kendine bir amaç oluşturma ve amaca yönelik hedeften sapmama kararı almaktadır. Böylelikle kendisine bir güdü kaynağı oluşturur.

Başka yöntemlerden birisi de bireye daha önceden bu eylemi gerçekleştiren eylemcinin hikayesini anlatarak, onu “rol model” gösterirler. Örneğin daha önce hiç canlı bomba eylemi gerçekleştirmemiş bir örgüt böyle bir eylem gerçekleştirerek sansasyon yarattığında bu eylemlerde kullanabileceği militanları daha kolay ikna edebilmektedir. Çünkü bir eylemin daha önce birileri tarafından yapılmış olması kişilerin zihninde o eylemin normalize edilmesini sağlamaktadır.

Bunun yanı sıra birey benliğinin dışında mutlak lidere itaat ederek söylediği her şeyi düşünmeden yapar ve bir robot haline dönüşür. Eylemci hemen canlı bomba olarak seçilmez bazı süreçlerden geçer. İlk önce bilinçaltına yönelik yüzlerce kez tekrarlanan cümleler duyar. Böylelikle aşama aşama bilincinde o düşünce oluşmaya başlar. Onun için, kendi düşüncelerinden çok örgüttekilerin söyledikleri önemli hale gelir. Bir süre sonra ise onların düşüncesini sahiplenir ve kendi düşüncesi gibi hareket eder. Gerçek benliğinden uzaklaşır. Örgütün ideal benliği derecesine ulaşır.  Düşünme ve sorgulama yeteneği bastırılmış olur. Gruptaki herkes ortak ideolojiye inanmalıdır. Herkes sahte düşmana karşı durmak zorundadır. Ancak bu şekilde birey gerçek bir eylemci haline dönüşebilir.

İnsanın kendini patlatarak yok etmesi canlılığın doğasına aykırıdır ve zordur. Bu durum terör örgütü açısından kişinin son anda eylemden vazgeçme ihtimalini de gündeme getirmektedir.  Bu açıdan terör örgütleri bunu da göz önünde bulundurarak canlı bombaları seçerken özellikle “ailelerini kaybetmiş, ölümcül bir hastalığa yakalanmış, ağır hapis cezası nedeniyle firari olan, uyuşturucu kullanan, vb. sebeplerle hayattan umudunu kesmiş ve yaşamak için fazla bir nedeni olmadığını düşünen bireyleri” tercih etmektedirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir