Aydınlık Geleceğe !

Karlofça’dan Cumhuriyet’e Balkan Müslümanlarının Medeni Hakları

Balkanlar’da yaşayan Müslümanlar ile Osmanlı İmparatorluğu arasında yakın bir ilişki vardı. Bu ilişki sebebiyle Müslümanlar kendilerini Osmanlı’nın bir parçası gibi görmüşlerdir. Dolayısıyla “Türk” ve “Müslüman” kavramları artık farklı kişileri veya toplulukları ifade etmeyerek aynı algıyı yaratmaya başlamıştır. Çünkü Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar ile aynı kökene ait olsalar da dini inançları aralarında bir duvar niteliği görmeye başlamıştır. Sırplar ve Hırvatlar, Müslüman Boşnakları Türk olarak algılarlar ve kendilerinden olmadığını düşünürler.

Bu Müslüman/Türk algısını ortaya çıkaran iki kırılma noktasıdır. İlki Osmanlı’nın 1693 yılında Viyana’da yenilmesinin ardından geri çekilmesidir. Karlofça Anlaşması’nın imzalanması Osmanlı’ya batıda büyük topraklar kaybederek geri çekilmesine mal olurken, İmparatorluğun Gerileme Dönemi’ne girmesine de neden olmuştur.

Karlofça Antlaşması’ndan sonra kaybedilen topraklar

Oldukça uzun bir süreç içeren bu geri çekiliş 1800lerin ikinci yarısında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı ve onun getirisi olarak imzalanan Ayastefanos Anlaşması ve Berlin Anlaşması ile hız kazanmıştır. Osmanlı’nın geride bıraktığı topraklarda yeni prenslikler ve devletler kurulmuştur. Bölgede Osmanlı’nın hakimiyetini istemeyen Hıristiyan halk ve bölgeyi kendine bağlı yapmak isteyen Rusya bu durumdan memnun kalarak Osmanlı’yı çekilmeye mecbur bırakmıştır. Balkan Savaşları’na kadar geçen bu 35 yıllık süreçte Edirne’ye kadar gerileyen sınırlarlarda azınlık kalan Müslümanların Osmanlı’ya göçü bazen zorunluluklarla bazen de zulümlere dayanamamaları sebebiyle giderek artmıştır.

Viyana Kuşatması

Berlin Anlaşması, yeni kurulan devletlerin himayesinde yaşayan Müslümanların korunması için her devlete özelleştirilmiş maddeler içermektedir. Maddeler genel anlamda din, dil, ırk fark etmeksizin medeni ve siyasal haklarının kullanmasından bahsetmiştir. Dolayısıyla maddeler uyarınca davranılması Osmanlı’dan kalan Müslümanların haklarına halel getirilmesine engel olacaktır fakat maddeler uygulamada pek de başarılı olamamıştır. Bölgedeki Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan gibi devletlerin maddeleri uygulaması bambaşka seyretmiş Müslümanlara çeşitli sınırlamalar getirmişlerdir. Müslümanların haklarını kullanabildikleri ve özgürce yaşayabildikleri tek yer Bosna Hersek olmuştur. Müslümanların haklarının tanımamalarının nedeni de kendilerini düşük görmeleridir. Geçmişte yüzyıllarca etkisi altında kaldıkları, çok uluslu bir şekilde uyum içerisinde yaşadıkları Osmanlı İmparatorluğu’nu kendi yaşam standartlarının düşüklüğüne günah keçisi addetmişlerdir. Müslümanları da günah keçisi Osmanlı İmparatorluğu’nun işbirlikçileri ve kendi yurtlarını işgal edenler olarak görmeye başlamışlardır. Bu doğrultuda alınan tavırlar ve uygulanan haksızlıklar, zulümler karşısında Osmanlı sınırlarına 1,5 milyon civarı göç yaşanmıştır.

Balkan Göçü

Osmanlı’nın yıkılmasıyla da bitmeyen bu sorunlar 20. yüzyılın sonlarına kadar yaşanmaya devam etmiştir. Müslüman nüfusu genel hatlarıyla Yugoslavya bölgesinde çoğunluktadır. Bazı önemli noktalarda Müslüman nüfusunun yoğunlukta olması himayesinde bulunduğu devletler için huzursuzluk sebebi olmuştur. Müslümanların kendilerine karşı sorun yaratacaklarını, Kosovalı Müslümanların Arnavutluk’u ilhak için girişimlerde bulunacaklarını, Yunanistan’ın ve Bulgaristan’ın Türkiye’nin müdahil olabileceği karışıklıklara yol açacaklarını iddia etmişlerdir. Bütün bunlara herhangi bir kanıt bulunamasa da bu sebeplerle de Müslümanların haklarına halel getirmişlerdir. 1900lerin ortalarında başlayan Müslüman azınlığın okullarının kapatılması gibi kısıtlamalara gidilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kutuplaşmalarla birlikte gelen anlaşmalar da gündeme oturmuştur. NATO üyesi olan ve Varşova Paktı ile Rusya’nın yanında yer alan Romanya ve Bulgaristan için düşman niteliğindedir. Yunanistan’daki Müslümanlar diğer bölgedekilere görece daha rahat yaşarlarken Kıbrıs Sorunu’nun baş göstermesiyle bu rahatlık da bozulmuştur.

Yugoslavya’da ise Tito döneminde Araplarla dostluk politikası doğrultusunda özgürce yaşayabilmişlerdir. Lakin Tito’nun yaşamını yitirmesiyle başlayan Yugoslavya’nın iç karışıklığından Müslümanlar oldukça zarar görmüştür. Sırpların kendi kökenlerine, dinlerine bağlılığı ve saldırganlığı Müslümanların haklarını kısıtlamaya başlamasıyla anlaşılmaya başlanmıştır. Boşnaklara kendi kimliklerinden vazgeçmelerini ve Sırp olduklarını kabul ettirmeye çalışmışlardır. Boşnakların siyaset yoluyla da buna karşı koyma çabalarına karşın Sırplar’dan daha da çok tepki almışlardır. Hırvatlar ve Sırplar Boşnakları dinlerinde, kimliklerinde görmek isterken yaptıkları baskı Boşnakların onlardan tamamen sıyrılarak kendilerini “Müslüman milliyet” olarak kabul etmişlerdir. Bu anlaşmazlığın sonucunda da ne yazık ki 1992-1995 yılları arasında Bosna Soykırımı gibi bir vahşet yaşanmıştır. Kosova’da da özerkliğini kazanmaya çalışan Müslüman Arnavutların haklarını kısıtlayarak ve Sırbistan himayesine katarak Dünya kamuoyu ile bağlantısını tamamen koparmıştır. Kosovalı Müslümanların geleceği de ne yazık ki Boşnaklar gibi sonuçlanmış ve 1998-1999 yıllarında Sırplar Kosovalı Müslümanlara etnik temizlik girişiminde bulunmuş ve NATO’nun Müdahalesi ile sonuçlanmıştır.

Kosova Müdahalesi

Yunanistan ile Türkiye arasında 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması gereğince yapılan mübadele ile iki tarafın da birbirlerinin vatandaşlarına karşı davranışları daha uzlaşmacıdır. Birbirlerinin vatandaşlarına büyük kısıtlamalar yapmamışlardır fakat 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkarmasıyla ipler gerilmiş iki tarafın da tavırları eskisi gibi olmamıştır. Yunanistan Lozan Antlaşması’nı görmezden gelerek Türklerin haklarını kısıtlamaya, sosyal hayatta Türklere hak vermez hale gelmiştir. Türk okullarının verdiği diplomaları tanımamışlar, Türklerin topraklarına el koymuşlar, yurt dışına seyahatlerde Türklerin pasaportlarına el koyarak Yunanistan’a geri dönmelerine ve vatandaşlıklarına engel olmuştur. Bu noktada Yunanistan da tıpkı Bulgaristan gibi Uluslararası Af Örgütü tarafından şiddetle eleştirilmiştir.  

1950lilerin başlarında Türkleri sınır dışı ederek Türkiye’ye göndermek isteyen Bulgaristan ile 1968 yılında imzalanan anlaşmayla çözüm sağlanmaya çalışılmıştır. Bulgarlar bu kez de açığı yaşamaları nedeniyle tam tersi tavır alarak işçi Türkleri ağır işleri yaptırmak üzere çıkmalarına izin vermemiştir. İlerleyen zamanlarda Müslüman mezarlarına zarar verilmesi, camilerin kapatılması, Türk okullarının kapatılması gibi çeşitli kısıtlamalar ve zorbalıklar sebebiyle Uluslararası Af Örgütü ve birçok uluslararası Müslüman hükümet dışı kuruluştan tepkiler almıştır.

Balkan Müslümanlarının haklarının kısıtlanmasının sebepleri toparlanacak olursa birkaç madde sıralanabilir. Öncelikli olarak Balkan devletlerinin temeli olan ulus kavramının dinsel faktörler üzerine kurulmasıdır. Bir diğeri ise bu devletlerin himayelerindeki azınlıklara çok küçük bir yaşam alanı bırakarak çok kültürlü değil tek kültürlü bir ulus yaratmak istemeleridir. Dinsel faktörünün önemli olduğu kadar Müslümanlıklarının haricinde Osmanlı ve Türkiye’ye bağlılıkları dolayısıyla da yabancı algılanmaları da bir başka sebeptir. Devletle Müslümanları hem dinleri hem de dil ve bağlılık gibi sebeplerle kendilerinden farklı olduğunu düşünmüşlerdir. Bunların yanı sıra en önemli sebeplerden biri olan ise her fırsatta İnsan Hakları’ndan bahseden Batı’nın Müslümanlar ile ilgili sorunlarda gözlerini kapatmış olmasıdır. Yeterli Batılı ülkelerin de dahil olduğu Müslümanların korunmasına, din/dil/ırk gibi konulardan insan ayrıştırılmayacağına dair yapılan anlaşmaları göz ardı ederek Müslümanların haklarına sessiz kalan Batı da bu sorunlarda büyük bir paya sahiptir.

Aliya İzzetbegoviç- Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı

KAYNAKÇA

“Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk”, Kemal H. Karpat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir