Politika Ve Strateji

REJİM İHRACATI İDDİALARI

Kavakçı Olayı

Başörtülü bir Fazilet Partisi milletvekili olan Merve Kavakçı meclis yemin törenine başörtüsü takılı olarak gittiğinde kıyamet koptu. Ecevit mecliste görev yapanların devletin geleneklerine uyması gerektiğini söyledi. “Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz.” sözleriyle Merve Kavakçı’yı meclisten kovmuştur.[1] Gazi meclisin tarihine günümüze değin süregelen ve bitmek bilmeyen bir kavganın kilometre taşlarından biri olarak geçen hadiseden sonra çifte vatandaşlığı bulunduğu gerekçe gösterilerek Merve Kavakçı’nın vekilliği düşürülmüştür.

Kavakçı olayıyla birlikte İran ve Türkiye arasında yeni bir gerginlik başladı. Ecevit İran’ı “İslam devrimini ihraç etmek ve PKK’ya destek olmak çabalarını devam ettirmekle” itham etti. Bir süre sonra İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi “İran’ın, Türkiye’nin seküler politikalarından hoşlanmadığını” ve “İnsanların değerlerine ve inançlarına saygı duymanın demokrasinin gereği olduğunu” söyledi. Akabinde 8-9 Mayıs’ta İran’da yüzleri bulan öğrenciler Türk kadınlarının tesettür ve İslami gerekliliklere göre giyinebilmelerini destelemek amacıyla gösteriler düzenlemişlerdir. Rafsancani’nin kızı ve aynı zamanda meclis vekili olan Raziye Rafsancani, Merve Kavakçı’ya onu destekler nitelikte bir mektup yazdı. Kavakçı ise cevap olarak “özgürlüğün olmadığı İran gibi bir ülkeden hiçbir destek beklemediği” cevabını verdi.[2]

İran’da 18 Temmuz’da başlayan olaylar zamanla artarak on binlerin daha sonra yüzbinlerin desteklediği bir rejim karşıtı gösteriye dönüştü. Göstericilerin ifade özgürlüğü, kılık kıyafet özgürlüğü gibi istekleri vardı. Türkiye ise bu durumu Kavakçı olayının rövanşı gözüyle bakıyordu. Başbakan Ecevit olayları halkın “baskıcı bir rejime doğal bir tepkisi” olarak ifade ediyordu. İranlıların köklü bir medeniyet olduğu ve baskılara boyun eğmemesi gerektiği söyleniyordu. Türkiye’deki yaygın medya kuruluşları ise tıpkı İran’ın 2 ay önce yaptığı gibi kibirle yaklaşım göstermiştir. Türk medyası ise gösterileri irtica karşıtlıklarının haklılığının ispatı olarak görüyorlardı.

Türkiye’de Hizbullah

Hizbullah “Allah’ın Partisi” anlamına gelmektedir. Türkiye’deki Hizbullah ile Lübnan’daki Hizbullah’ı ayrı tutmak gerekir çünkü Hizbullah Lübnan’da meşru bir parti konumundadır. Hizbullah Terör Örgütü üyeleri kendilerini “Allah’ın askerleri” olarak tanımlıyorlar. Hizbullah’ın amacı mevcut laik anayasal düzeni devirip yerine şeriatı getirmektir. Kurucusu Hüseyin Velioğlu’dur.  Örgüt adını duyurmasını büyük oranda PKK ile yaptığı çatışmalara borçludur.1992-1993 yıllarında Diyarbakır, Batman, Silvan, Mardin’in Kızıltepe ve Nusaybin ilçelerinde örgütlenmiştir. İlk başlarda PKK’yle savaşması nedeniyle İslamcı kesimler tarafından sempatiyle karşılanmış olsa da sonradan örgütün kendi içinde çatışmaya girmesi ve kedi dışındakileri “şeytanın askeri” olarak görmesi İslamcılar tarafından da kötü karşılanmıştır.[3]  Daha sonra “Şafak 10” Harekatı’nda ele geçirilen belge ve fotoğraflar Hüseyin Velioğlu’nun İran ajanı olduğunu ortaya çıkarmıştır.[4]

O dönemde Türkiye’yi ziyarete gelen İran Dışişleri Bakanı Harazi’nin açıklamaları ise İran’ın hiçbir şekilde örgütleri desteklemediğini söylüyordu.  Harrazi İstanbul’da kalmış olduğu bir otelde erkek gazetecilerle tek tek tokalaşıp, kadınlarla karşıdan eğilip “Hürmet” şeklinde selamladıktan sonra şu açıklamalarda bulundu: ‘‘Her iki ülke de toprağının böyle bir terör odağından temizlenmesini istiyor. İki ülke arasında uzun sınır boyları vardır, bunu yanlış kullananlar olabilir. Önemli olan, bilgi akışının sağlanmasıdır.’’  Türkiye ile direkt bir telefon hattı kurulduğunu herhangi bir durumda acil reaksiyon verebilecek durumda olduklarını da ekledi.[5]

PKK’nın arkasında esas olarak olan gücün İsrail olduğunu vurguladıktan sonra Harrazi doğalgaz projesinde bir sekteye uğramanın söz konusu olmadığını belirtti. Türkiye’deki finansman sorunuyla ilgili bir gecikme olduğunu ve yakın zaman da projenin bitirileceğini ifade etti. “Harrazi, ‘‘Doğalgaz, Türkiye ile İran ilişkisinin sembolü haline gelecektir. Bu proje, Türkiye’yi doğalgazda tek kaynağa bağlı olmaktan çıkaracaktır’’ diyen Harrazi İran büyük elçisi ve konsolosuyla birlikte bir diz gezi gerçekleştirdi.[6]

Türkiye-İran ilişkilerinde yaşanan Kavakçı olayı; Temmuz’daki bombalama olayı ve Hizbullah teröründen aldığımız bir ders vardır ki oda iki ülke de elçilerini veya diplomatlarını geri çekmeyi, ya da diğer ülkenin elçisini sınır dışı etmemiştir.  İki ülke de gösterilerin veya Hizbullah olayının bir içişleri meselesi olduğunun farkına varmıştır. Bunu nedenleri arasında İran yönetiminin “Yahudi ajan” olayı ve eylemlerle başının dertte olması gösterilebilir. Gerilime en çok neden olan olay 18 Temmuz bombalaması olmuştu. Hizbullah’ın Arjantin’in başkenti olan Buenos Aires’in havalimanında patlattığı iddia edilen bomba terörizmin şu veya bu ülkeye karşı değil insanlığın düşmanı olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.[7]

Bu olayın Türkiye faydası ise İran’ın dünyayla başı dertte olması sebebiyle rahat bir nefes alma fırsatı bulmuş olmasıdır. İran bu dönemde PKK ile olan ilişkilerini de gözden geçirmek zorunda kalmıştır çünkü Ankara için PKK hem iç tehdit hem de dış ilişkilerde Ankara’yı zora sokup prestij kaybına neden olan bir örgüttü. İran da bu konuda duyarlı olmayıp önlem almazsa Kuzey Irak’ta elinin zayıflayacağını ve bununda Kafkasya ve İran Körfezindeki strateji açısından zorluklar oluşturabileceğinin farkına vardı. İran da İslam Devleti değil Şah rejimi veya başka bir rejim olsa da İran’ın kadim değişmeyen politikası Kuzey Irak’ta oyunda kalmaktır. Bu durum İran’ın beka meselelerinden biridir çünkü Kuzey Irak’taki bir zafiyeti Ortadoğu’daki varlığını politikalarına büyük zarar verir.

Hizbullah meselesinde ise Türkiye Hizbullah’ını Türk istihbaratının kurduğu iddiasını savunanlar da mevcuttur. Kurmamış olsa bile Hizbullah PKK ve Kürt milliyetçiliği ile savaştığı sürece Türkiye açısında da İran için de bir problem arz etmemekteydi. Sonraları da zaten İran örgütteki ipleri yavaş yavaş eline almaya çalışmıştır.[8]

Uğur Mumcu
Ahmet Taner Kışlalı

Mayıs ayı gelince tutuklamalar ardı ardına gelmeye başladı. Birçok gazeteci profesörün katilleri ardı ardına yakalanmaya başladılar. Yakalananlar ise kendilerinin İran istihbaratı tarafından eğitim aldıklarını ve desteklendiklerini itiraf ettiler. Bu itiraflar medyada büyük yer tuttu çünkü genel fikir İran’ın Türkiye’nin içişlerine art niyetli ve vahşice bir müdahalesi olduğu yönündeydi. Bu derece önemli hale gelmesi bugün bile hala çözülemeyen Uğur Mumcu cinayeti gibi infial yaratan suikastların arkasında Hizbullah’ın olduğu düşüncesidir. Öldürülenler özellikle laik ve özgür düşünceyi savunan Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Durdun, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok gibi aydın bilim adamları suikasta kurban gitmiştir.[9]

İslam Devrimi’nin ideolojik olarak yayılma çabaları önemini yitirmiş olsa da Lübnan, Irak ve bazı Kuzey Afrika ülkelerinde etkisi sürmeye devam etmiştir. Amerika’nın Afganistan ve Irak’a uyguladığı savaş politikaları İslamcı ve Arap milliyetçiliği söylemlerin yeniden ivme kazanmasına neden olmuştur. İran’ın Türkiye’deki krizlerde kriz destekçisi olarak ortaya çıkması seküler yönetimin ekmeğine yağ sürmüştür. Bu sayede ülkede İslamcıların ve Kürt milliyetçilerinin bastırılması için Türkiye’ye gerekçe vermiştir. Tahran açısındansa Türkiye’nin bu tip iç meselelerle uğraşması İran’a Orta Asya’da ve Kafkaslarda hareket alanı açılmasını sağladı. Türkiye ve İran’ın günün sonunda yine müttefik kalmasının nedeni iki tarafın da ekonomik gereklerinin buna ihtiyaç duymasından kaynaklanmaktaydı. İran’ın doğalgazını satmaya, Türkiye’nin de ekonomisini geliştirmek için doğalgaza ihtiyacı vardı.

CAFERİ RAPORU

Diyanet işleri Başkanlığı baş müfettişi Abdülkadir Sezgin 5 Mart 1998’de Iğdır ve bölgesindeki imamların maaşlarının İran tarafından ödendiğini iddia eden bir raporu hükümete sundu. Iğdır İmamlar Birliği Başkanı Hüseyin Yeşil ise “Türkiye’de Şii eğitimi alabilecekleri hiçbir kurum olmadığını; bu nedenle genç inşaların eğitimleri için İran ve Irak’a gitmek zorunda olduklarını; kendilerinin Türk vatandaşı olmaktan gurur duyduklarını ve dini kurumlarını kendi ülkelerinde yaratmaya çalıştıklarını fakat başarılı olamadıklarını ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na kendilerinin adeta yok sayıldıklarını” ifade etti.

Sezgin’in raporuna göre Ankara İlahiyat fakültesinde Caferilikle ilgili bölüm açılmasını önerdi. Böylece Türkiye, çevre ülkelerden ve ülkemizde Şii inancına inanan kimseler tarafından bir eğitim ve cazibe merkezi haline gelebilirdi. Bunun önünde engel olarak görülen bir mesele vardı. “Caferi mezhebinde her konunun mücteahit inanışına bağlı olduğunu; dua, namaz, evlilik ve sadaka/kurban gibi her türlü ibadetin, bir mücteahit adına yapıldığını; bir öğrencinin, mezun olsa bile, mücteahit rütbesine erişinceye kadar, başka bir mücteahit bağlı kalması gerektiğini” belirtti. Bu duruma çözüm olarak da böyle bir mücteahit yetiştirilinceye kadar Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi üyelerinden birinin “Ayetullah-ı Hümayun” seçilmesi gerektiğini savundu.

İsmail Cem’in İran Ziyareti

Türkiye bu tür endişeleri gütmesine rağmen yeni atanan İran elçisi Lavsani ile iyi ilişkiler geliştirmeye devam etti. Çeşitli uluslararası platformlarda bir araya gelen yetkililer ile ilişkiler düzene oturdu. Zaten hemen akabinde İsmail Cem ile birlikte karşılıklı ziyaretler ve iş birlikleri gerçekleşti. 2000-2001 yıllarına Türkiye’nin dış politikasına Dışişleri bakanı İsmail Cem yönetmiştir. İlişkilerdeki ana konu ise her zamanki gibi PKK ve Kürt meselesidir. Sınır güvenliği ve terör sorununun çözümünde iki ülke tarafından oluşturulmuş komite ve komisyonlar oldukça etkili olmuştur. Sözü geçen sorunlar da büyük oranda çözüme kavuşmuştur.

Bu gelişmelerden sonra ikili ziyaretler artış göstermektedir. Bu görüşmeler sadece diplomatik konular olmayıp ticari konularda da iş birliklerinin öncülü olan ticari heyetlerin de iletişime geçmesi, karşılıklı gidip gelme ve temaslar kurması şeklinde gerçekleşmiştir.  İlişkilerin kopuklaşmaya başladığı bir dönemde İsmail Cem’in ziyareti ilişkilere yeni bir soluk getirdi. 11 Eylül’den sonra ABD’nin “önleyici savaş” doktrinine geçmesi Rusya’nın da desteğini alınca İran teröre karşı yapılan savaşta kendini dışlanmış bir şekilde buldu. Bu gelişmeler Türkiye’nin adımlarını normalde uyguladığı politikalara göre daha da dikkat kesilmesine ve hata lüksünün olmamasına sebep oldu. Türkiye anlatılan sebeplerden ötürü denge politikasını kendisine rehber olarak tutmaya karar vermiştir.[10] Anlaşılacağı üzere iki ülke ara ara birbirinin ayağına bassa da bu iki kadim millet ilişkilerini devam ettirmeyi başarmıştır.


Kaynaklar

[1] https://www.youtube.com/watch?v=gvT2QMpjQeQ&ab_channel=Yeni%C5%9Eafak

[2] Olson, “Türkiye-İran İlişkileri…”, s. 53-54

[3] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iste-hizbullah-raporu-39127344

[4] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iran-ajani-cikti-39137463

[5] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iran-ne-hizbullahi-ne-pkkyi-destekliyoruz-39127337

[6] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iran-ne-hizbullahi-ne-pkkyi-destekliyoruz-39127337

[7]https://www.state.gov/commemoration-of-the-25th-anniversary-of-the-terrorist-bombing-of-the-amia-in-buenos-aires/

[8] Olson, “Türkiye-İran İlişkileri…”, s. 64

[9] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42792708

[10] http://www.aljazeera.com.tr/dosya/gecmisten-gunumuze-turkiye-iran-iliskileri

2 thoughts on “REJİM İHRACATI İDDİALARI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir