Politika Ve Strateji

Savaş Hukuku ve Savaş Suçları

Dünya, insanlık tarihinin başından bu yana iki ülke arasında, birden fazla ülkenin taraflaşarak veya Dünya Savaşı şeklinde çeşitli çatışmalara, savaşlara şahit olmuştur. Savaşlara katılan ülkelerin, halkların da haklarının korunması insan hakları açısından gereklidir. Dolayısıyla savaş olarak ilan edilmese de çatışma, kuvvet kullanımı gibi durumların hepsinde yaşanacak zararların engellenmesi ve haklarının gözetilmesi için belirlenmiş kurallar bütününe insancıl hukuk veya savaş hukuku denir. Günümüzde bile hala örneklerini gördüğümüz vahşeti kanımızı donduran çatışmalar görüyoruz. Savaş hukuku da bu vahşeti önleyebilmek amacıyla var edilmiştir.    

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde uluslararası hukukta egemen olan her devletin kuvvet kullanma hakkı olduğu anlayışı vardır. Avusturya ve Fransa arasında geçen Solferino Savaşı’nda yaşanan vahşetin ardından Cenevre Sözleşmeleri ve 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri insancıl hukukun öncülerindendir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1919’da Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla bu barışçıl anlayış gelişmeye başlamıştır. Milletler Cemiyeti kuvvet kullanımını doğrudan yasaklamasa da bunu önleyebilecek aşamaları gerekli kılmıştır. Bunun yanında 1928 yılında imzalanan, Türkiye’nin de taraflarından olduğu, Briand-Kellog Paktı da tarihte ilk kez savaşı hukuk dışı kabul etmesiyle savaş hukukunun temellerini atan sözleşmelerdendir. Ne yazık ki her ikisi de savaşı engellemekte pek başarılı olamamıştır ve 10 yıl kadar sonra İkinci Dünya Savaşı vahşeti yaşanmıştır. İlerleyen zamanda Birleşmiş Milletler ve başka çok sayıda çeşitli sözleşmeyle birlikte haklar geliştirilmiştir.

Briand Kellog Paktı (Photo credit should read -/AFP/Getty Images)

1945 Birleşmiş Milletler Sonrası Düzenlemeler    

Birleşmiş Milletler’in kurulmasıyla üye devletlere uluslararası güvenliği korumak, adaleti ve barışı sağlamak, savaşa başvurmamak sorumluluğu yüklenmiştir. Bu da maddelerin uygulanmasında birkaç sorunla karşı karşıya bırakmıştır. Kuralların dar yorumlanması ve geniş yorumlanması devletlerin farklı uygulamalarda bulunmasına sebep olmuştur. Savaşın hak olmaktan çıkıp BM tarafından kuvvet kullanmanın yalnızca meşru müdafaa ile kısıtlanmasıyla devletler savaş ilan etmekten kaçınmaya başlamışlardır. Devletler savaşta olduklarını ilan ederlerse uluslararası alanda saldırgan damgası yiyeceklerdir ve savaş yerine çatışma gibi kavramlar kullanarak sorumluluktan kaçınmaya çalışmaktadırlar. Bu sebeple de artık silahlı çatışmalar hukukunun işleyebilmesi için aranan şartlar savaş şartları değildir.

Silahlı çatışmanın varlığı bu hukukun işleyebilmesi için yeterlidir. Tarafların arasında düşmanlık olmaması, savaş ilan edilmemesi artık tam olarak bir kaçış yöntemi değildir. Bütün bu durumların düzenlendiği kurallar da Jus in bellum ve jus ad bellum adlandırılmaktadır. Jus in bellum adı verilen silahlı çatışmalar sırasında uygulanacak kuralları belirleyen düzenlemeler bütünü, jus ad bellum yani silahlı güce başvurulmasını düzenleyen kurallardan bağımsız olarak, saldırgan-saldırıya uğrayan devlet ayrımı yapmaksızın, herkes için işler.

Savaş hukukunun temellendiği ilkeler ise 3 başlıkta toplanabilir. Askeri gereklilik ilkesi, gereksiz acı ve ıstıraba sebep olmama ilkesi ve son olarak da orantı ilkesi. Askeri gereklilik ilkesi savaş taraflarının savaştığı aktörü kontrolü altına alabileceği kadar olması gerektiğini söyler. Hukukun yasakladıklarını çiğnemeden yalnızca gereken kadar kuvvet kullanımının olması gerektiğini destekler. Gereksiz acı ve ıstıraba sebep olmama ilkesi ise insan haklarına ve insancıl hukuka dayanarak hareket edilmesi gerektiğidir. Fazlaca acı verecek silahlar ve yöntemlerin kullanılmasını yasaklar. Orantı ilkesi ise diğer iki ilkenin dengeli bir şekilde uygulanması ile alakalıdır.

1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak 3. maddesinin birinci fıkrasının birinci bendi belirli kişilere bir takım olumsuz işlemlerin yapılmasını kesin olarak yasaklamıştır.

Madde ile korunan kişiler şunlardır:

  1. Çatışmalara doğrudan katılmayan kimseler,

  2. Çatışmalara katılmakla birlikte silahlarını bırakmış kimseler,

  3. Çatışmalara katılıp da hastalık, yaralanma, tutuklanma veya başka bir sebeple çatışma dışı kalmış kimseler.

    Bu kişilere karşı hangi şartlarda olursa olsun yapılması yasaklanan ve savaş suçu sayılan işlemler ise şunlardır:

  1. Kişinin hayatına, vücut bütünlüğüne veya onuruna karşı her türlü saldırı, işkence ve kötü muamele,

  2. Rehin alma, 

3. Hukuka uygun şekilde kurulmayan ve işletilmeyen mahkemelerce verilen mahkumiyet kararlarının infazı.

Cenevre Sözleşmeleri

    Savaş Suçu

    Uluslararası sözleşmelerle belirlenen savaş kanunlarının ihlal edilmesidir. Devletlerarası savaşlarda kanunların ihlali savaş suçu sayılırken iç savaşlardaki ihlaller suç sayılmadığı da olmaktadır. Tarihte savaş suçları sebebiyle Uluslararası Ceza Mahkemeleri’nde yargılanmalar olmuştur. Daha önce yazdığım “Savaşta Kadın Olmak: Bosna Soykırımı”nda bahsettiğim sivillere saldırma, soykırım gibi suçlardan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulmuştur. 1990lı yıllarda Ruanda’daki soykırım savaş suçudur ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi ile yargılamalar olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in Yahudilere yaptığı işkenceler savaş suçudur.    

Günümüzde yakından şahit olduğumuz Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda yaşananlar da savaş suçuna bir örnektir. Aralarında ateşkes ilan edilmesinden sonra, ateşkes süresi içerisinde Azerilere yaptığı saldırılar hem sivilleri hedef almasından hem de ateşkes sürecinde saldırmasından kaynaklı savaş suçu sayılır. Ermenistan bugün bile Azerbaycan’ın Berde şehrine attığı bomba ile 20’den fazla sivilin ölmesine ve 70’ten fazla sivilin yaralanmasına sebep olmuştur.

Halepçe Katliamı

    Irak’ın İran sınırında bulunan Halepçe, 1980li yılların neredeyse tamamını kaplayan İran-Irak Savaşı’nın ortasında tarafsızlığını korumaya çalışmış bir bölgedir. Bölgenin büyük bir çoğunluğu Kürt’tür.  Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri olan Celal Talabani İran ile anlaşarak Halepçe’ye doğru saldırıda bulunur. Irak Ordusu’nun bu saldırıyı önleyememesi sonucunda bölgede isyanlar çıkmıştır. Bu duruma karşı sessiz kalmak istemeyen Saddam ise Kimyasal Ali lakaplı Korgeneral Ali Hasan al-Majid al-Tikrit’ye zehirli bombalar kullandırmıştır.

    Halepçe’ye uçaklarla yapılan baskında zehirli gaz bombaları atılmıştır. Kullanılan gaz bombaları önce insanların gözlerini yakarak etki etmeye başlamış ve derilerinde yanmalarla devam etmiş, son olarak da solunum sistemlerinin işlevini kaybetmesiyle bölge halkını canice ölüme terk etmiştir. Resmi kaynaklara göre 5.000 civarı ölümden bahsedilse de 100-150 bin civarı ölen olduğu tahmin edilmektedir. Ölümlerin yanına yaralıların ve kayıpların sayılarının da oldukça yüksek olduğu düşünülmektedir. Halepçe Katliamı’nı yaşayan bir kızın kendi ağzından olayları anlattığı haberi paylaşmak istiyorum.

Saddam Hüseyin

16 Mart 1988 saat 11’de evlerindeki sığınakta olan Halepçeli bir genç kız, şöyle anlatacaktı katliamı: “Önce helikopterler geldi, sonra uçaklar. Bir bir atıldı bombalar. Başlangıçta çöp gibi kötü bir kokuydu. Sonra elma kokusu gibi güzel bir kokuya dönüştü. Ardından yumurta gibi koktu. Dışarı baktım. Çok sessizdi, ama hayvanlar ölüyordu. Koyunlar ve keçiler ölüyordu. Herkese yanlış giden bir şeyler olduğunu söyledim. Havada ters giden bir şeyler vardı. Rahatsızlanmaya başlasak da saklanmaya devam etmeye karar verdik. Gözlerimde çok şiddetli bir acı hissettim. Kız kardeşim yüzüme yaklaştı ve ‘gözlerin kıpkırmızı’ dedi. Sonra çocuklar kusmaya başladılar. Çok fazla acı çekiyorlar ve sürekli ağlıyorlardı. Annem ağlıyordu. Sonra yaşlılar kusmaya başladı.

    Havada kimyasal maddeler olduğunu anlamıştık. Gözlerimiz gittikçe kızarıyordu ve bazılarımızın gözleri yaşarıyordu. Kaçmaya karar verdik. İneğimiz bir köşede yatıyordu. Koşuyormuş gibi hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonbahardaymışız gibi ağaçların yaprakları dökülüyordu. Etrafta yere çöken duman bulutları vardı. Çocuklar yürüyemiyorlardı. Kusmaktan bitkin düşmüşlerdi.     İnab köyüne doğru giderken çoğu kadın ve çocuk ölmeye başladı. Kimyasal bulutlar yere yakındı. Ağırdılar. Onları görebiliyorduk. Her tarafta insanlar ölüyordu. Bir çocuk daha ileri gidemeyecek duruma geldiğinde korkudan çılgına dönen ebeveynleri çocuğu yolun kenarında bırakıyorlardı. Aynı şekilde yaşlılar da bırakılıyordu. Koşuyorlar, nefes alamaz duruma geliyorlar ve ölüyorlardı.”

KAYNAKLAR

“Halepçe Katliamı’nın 26’ıncı yıl dönümü”, Milliyet Haber

“Uluslararası Hukukta Savaş ve Barış”, Funda Keskin Ata

“Saddam Hüseyin Döneminde Irak”, Emre SAK

“Savaş Hukukunun Temel Prensipleri”, M. Yasin ASLAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir