Politika Ve Strateji

Savaşta Kadın Olmak: Bosna Soykırımı

Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlar maalesef ki çağlar boyunca erkeklerin arkasında kalmıştır ve çoğu zaman kadın erkeklerin gözünde iş yapan, hizmet eden, onların isteklerini yerine getiren bir cinsel obje olarak görülmüştür. Bu durum savaşlarda bile değişmemiştir. Savaş esnasında yine stratejiler erkeklerin sahip olduklarını düşündükleri kadın bedenleri üzerinden iktidar ve gövde gösterisi yapılarak sistematik tecavüzler, işkenceler gibi yöntemlerle devam etmiştir ve bu durum göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir önem taşımaktadır.


Müslümanlıkta kadınlar her zaman mahrem olarak görülür. Kadınların namusu çok önemlidir ve namusları korunmalıdır. Erkekler tarafından sürekli bir sahiplenilme durumu vardır. Namusunun lekelendiği düşünülen kadın toplumda eski yerini bulamaz ve saygınlığını yitirmiş olur. Asıl amaçlar ise sistematik tecavüzlerle halkın kadınlarının gerek fiziki açıdan gerekse manevi açıdan acı duymasını sağlamaktır. Tecavüze uğrayan kadın kendini aşağılık hissedecek ve kendini toplumdan soyutlayacaktır keza eşine, kızına zarar gelen erkek de aşağılanmış, çevresindeki kadınları koruyamadığı için kendini vasıfsız hissedecektir. Üstelik bunlar da tarafların kendini diğerinden daha güçlü olduğunu gösterme şekillerinden birisidir ve aynı zamanda bu yolla sadece kadınlara değil erkeklere yoğun bir baskı olacaktır. Fiziksel olarak hedef alınan kadın bedeni olmasına rağmen asıl amaç kadının bulunduğu etnik kökene ve halkına, kuvvetlerinin onlardan üstün olduklarını göstermektir. Kadınlara yapılan muamelelerin yalnızca olayların geçtiği zamanı değil fiziksel açıdan HIV virüsü ve istenmeyen gebelikler, psikolojik ve sosyolojik açıdan da oluşan manevi tahribat gibi durumlarla geleceği de etkilemesi bu yöntemi uygulayanlar tarafından daha da işlevsel görülmektedir.

Bosna Hersek, Eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin dağılması esnasında Yugoslavya’dan ayrılarak 1992’de referandum ile bağımsızlığını ilan etmiştir. Yugoslavya birçok farklı etnik kökeni ve üç farklı dini bir arada yaşatmıştır. Liderleri Joseph Broz Tito’nun sayesinde ayakta durmayı başaran ülke 1980’de Tito’nun ölümü üzerine parçalanmaya başlamıştır. Farklı etnik kökenlere sahip halklar arasındaki anlaşmazlık büyüyerek devam etmiştir. Bosna Hersek’in bağımsızlığının kendilerini topraklarından koparacağını düşünen Sırplar Bosna’da özerk bir Sırp Cumhuriyeti (Sırbistan Cumhuriyeti’nden farklı) kurarak, bölgedeki Boşnakları ve Hırvatları göndermeye çalışmışlardır. Bu çalışmayı da aynı zamanda savaş suçu sayılan aileleri parçalamak, toplumları terörize etmek, etnik temizlik, toplumsal ahlaki değerleri aşağılamak ve onur kırmak gibi insanlık dışı yöntemlerle büyük zulümler, katliamlar yapmışlardır.

Sırplar, Bosnalı kadınlar üzerinde sistematik tecavüz, cinsel şiddet gibi yollara başvurmuştur. Her şey sistemli ve planlı bir şekilde insanları fiziksel ve cinsel şiddetlerle yıldırmak, kaçırmak, mağdur etmek kaos yaratmak amacıyla yapılmıştır. Kadınlar kaçırılıp esir kamplarına götürülmüştür. İlk önce üst düzeylerde görev alan, kendine güvenen, güçlü kadınlar alınmıştır. ‘Böylesine güçlü kadınlar bile eli kolu bağlıysa’ gibi bir algıyla ümitsizliğe kapılmaları için böyle bir yol izlemişlerdir. Kadınlar esir kamplarında insanlık dışı şekilde çalıştırılmışlardır, tecavüze ve işkenceye uğramışlardır. Hakim, savcı gibi üst düzey kadınlar öldüresiye dövülerek sorguya çekilmişlerdir. Bosnalı erkekler, Bosnalı kadınlara tecavüze zorlanmışlardır. Sırplardan hamile kalan kadınlar kendi bebeklerine sevgi gösteremez hale gelmişlerdir ki birçoğu bebeklerini doğurunca eğer görürlerse bir daha bebeklerini bırakamayacaklarını bildikleri için bebeklerini hiç görmeden kaçmışlardır. Bosnalı kadınların travmalarını atlatmalarına yardımcı olan psikolog Mladen Loncar’ın raporunda sevme korkusundan bahsedilmiştir. Kadınlar kendi bebeklerini bile sevmeye korkmuşlardır. Bu hislerini de “Kendi vücudunda değerli bir düşman yetiştirmek…” gibi cümlelerle tasvir etmişlerdir.

Avrupa’nın ortasında, Dünya’nın gözü önünde, insanların böyle can vermesi bu vahşeti manevi anlamda da kanlı bir olaya çevirmektedir. Yugoslavya (ICTY) Uluslararası Ceza Mahkemesi, 1993yılından beri, bireylerin mağduriyeti ile ilgili 30 kişiyi mahkum etmiştir. Bu ülkede cinsel şiddet suçlarından mahkumiyet, toplam vakaların neredeyse yarısını teşkil ediyor. Bosna savaşında tecavüze uğrayan kadınların genel kabul görmüş minimum sayısı ise 50,000-60,000 dolayındadır. Üzerine birçok araştırma yapılan, makaleler ve kitaplar yazılan, sinemaya yansıtılan Bosna Soykırımı’nda kadınların yaşadıkları, acıları başka yerlerde başka acılar yaşanmaması için ders alınması gereken bir olaydır.

Bosnalı Aisha
Elena Doni ve Chiara Valentını’nin birlikte yazdıkları Bosnalı kadınlarla röportajlarını içeren “ETNİK TECAVÜZ: Bosnalı Kadınların Dramı” adlı kitapta Aisha takma adıyla yazılan bir hayat hikayesini paylaşmak istiyorum.


Aisha, Gorazde şehrinde, Yugoslav ordusuna silah üreten bir fabrika işçisinin kızı olarak dünyaya gelmişti. Kendinden yaşça büyük bir adamla evlendirilmiş ve şimdilerde 11 yaşında olan bir kızı olmuştu. Konuşmalarından anlaşıldığı üzere neşeyle cıvıldayan bir kadınmış önceden, evinde mutluymuş, Sırp, Hırvat ve Müslüman fark etmeksizin pazarları toplanıp kahve içtiği arkadaşlarıyla mutluymuş; bu kanlı olaylar başlayana kadar… Hiçbir Sırp arkadaşının onunla iletişime geçmemeye başladığını fark ettiğinde her şey için çok geçti. Radovan Karadziç ve sağ kolu Mladiç, emrindeki çetniklerle yakıp yıkmaya başlamıştı bile. Kocasına kızını alıp annesine gitmesini söyleyen Aisha ailesinin eşyalarını toplayıp peşlerinden gidecekti.


Apartmanda kimse kalmamış, elektrik ve sular kesilmişti kendini evinde zulümden kaçan tanımadığı bir kızla baş başa bulduğunda. Bir gün kapıyı kırarak 10 kadar saldırgan evine dalmıştı. Kocasının nerede olduğunu sormuşlardı, o da kendilerine zulmedenlerle savaşmaya gittiğini söylemişti ve bu Sırpların hiç hoşuna gitmemişti. Yanındaki kızı ve kendini ayrı odalara götürüp bayılana kadar tecavüz ettiler. Kendine gelince tekrar devam ettiler. Sabaha karşı kendine geldiğinde adamların hepsinin sızıp kalmasını fırsat bilerek evinden kaçıp bir şekilde kocasının köyüne ulaşmayı başardı ve yanındaki kızdan bir daha hiç haber alamadı. Fakat Aisha’nın derdi burada bitmiyordu. 1 ay kadar sonra hamile olduğunu anlamıştı. Bebeğinden tiksiniyordu, zaten doğuramazdı, insanlara ne derdi hem kocası da onu boşayabilirdi. Zagreb’deki kız kardeşine gidip orada kürtaj olmaya karar verdi fakat gittiği hastanede canlıyı öldürmenin doğru olmadığını bu yüzden doğurmasını, doğurduktan sonra bebeği verecek birileri bulabileceklerini söylediler. Doğum yaklaştıkça bebeği hakkında derin düşünmeye başladı Aisha ve her ne kadar “nefretin çocuğu” olsa da o bebek kendi bebeğiydi. Bebeği evlatlık olarak Zagreb’de yaşayan bir Alman’a verecekti. Almanla tanışmak istemişti çünkü bebeğini nasıl birine emanet ettiğini bilmeliydi. Psikoloğu kendisine bebeğine bakmayı düşünüp düşünmediği sorduğunda da kızından gelen mektubu göstererek: “Benim dönmemi bekleyen bir ailem var ve bu olanları hiçbir zaman bilmeyecekler!” yanıtını vermişti. Psikoloğun öğrendiğine göre Aisha aralarında geçen bu konuşmadan 1-2 gün sonra ölü bir bebek doğurmuştu ve akıl sağlığını yitirmek üzereydi…

KAYNAKLAR
Abdullah BUKSUR, “Etniklik ve Uluslararası İlişkiler”
Cenap ÇAKMAK ve Cansu ATILGAN, “BM, Bosna Soykırımı ve Küresel Adalet”
Elena DONI ve Chiara VALENTINI, “ETNİK TECAVÜZ: Bosnalı Kadınların Dramı”
“Kadın Bedeninin Araçsallaştırılması: Savaşlarda Yaşanan Sistematik Tecavüzlerin Temel Dinamikleri”
Oshan Sabırlı, “Bir Savaş Aracı Olarak Kadın”
Yasin ŞAFAK, “Bosna Savaşı ve Yugoslavya’nın Parçalanması”
Züleyha Özbaş, “Cinsel Silah ve Grbavica”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir