Tarihi Rus Kimliği

Günümüz dünyasının modern Rusya’sı bile hala kâğıt üzerinde demokrasi ile yönetiliyor olsa da otoriter bir rejim olarak varlığını sürdürdüğü herkesin malumudur. SSCB’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Rusya Federasyonu yeniden yükselişe geçmiş ve yüzyıllardır süren yayılmacı politikalarına devam etmektedir.  Osmanlı Devleti ile yer yer savaşırken, yer yer dostane ilişkiler kurarken, ki daha çok savaşırken, karşılaştığımız Rusya’yla bugün de çeşitli çıkar çatışmaları içindeyiz. Peki bu Ruslar kimdir? Ulusal özellikleri nelerdir?

Kuzey Avrasya düzlüğü sadece eskiden beri Rus halkının yaşadığı bir alan değildir. Coğrafya günümüz teknolojisinin gelişmemiş olduğu dönemlerde ülkelerin kaderlerinde önemli bir etkendir. İbn-i Haldun’un “coğrafya kaderdir”. Sözünün en iyi örneklerinden birisidir Rusya. Rusya batı sınırını Karpatların, doğu sınırını Kingan Dağları’nın çizdiği uçsuz bucaksız bir coğrafyadır. Güneyinde çölü, kuzeyinde geniş ormanları bulunan bu coğrafya her zaman yaşanılması zor bir coğrafya olmuştur. Bunun nedeni ise zorlu iklim koşulları ve coğrafi koşullarının yanı sıra göçerlerin ve Kara Avrupa’sının istilaları olmuştur.

Rusya zamanla güçlenip merkezileşince bu süreç tersine dönmüştür lakin gücünün zirvesinde olduğu zamanlarda bile halk hiçbir zaman tam anlamıyla refaha kavuşamamıştır. Orantısız ve doymak bilmeyen istila anlayışı sonucu aşırı büyüyen Rusya’nın hep bir darboğazlar ve devrimler sürecine girdiği gözlenmiştir. Rusya’nın bu durumu bir pitonun büyükçe olan avını yutmasının sonucu sindirememesi ve dış tehlikelere açık hale geldiği için avını tekrar dışarı çıkarmak zorunda kalmasına benzetilebilir.

Rusların göçerlerin istilalarından korunmak amaçlı başkentlerini ilk merkezleri olan Kiev’den Moskova’ya taşımaları bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. Böylece kısa süreli Moğol istilasını saymazsak Moskova ele geçilemez bir kale gibi olmuştur Rusya açısından. Hatta Ruslar, Napolyon’a şehri terk ettiklerinde bile sahanın derinliği ve alışkın oldukları zorlu koşullara Fransızların alışkın olmaması sebebiyle Napolyon geri çekilmek zorunda kalmıştır. Dönüş yolunda Napolyon’un 600 binleri aşan ordusunun neredeyse imha edildiği hepimizin bildiği bir gerçektir.

Napolyon Moskova seferinden dönerken resmedilmiş

Bundan 200 yaklaşık iki yüzyıl kadar sonra Hitler de Stalingrad’da Napolyon ile benzer kaderi yaşamıştır. Bu özellikleri ne kadar büyük felaketlere ve yıkıcı devrimlere maruz kalsa da ayakta kalmasını sağlamıştır. Komşuları Rusya’nın zayıflıklarını değerlendiremezken, Ruslar uzun kışların verdiği tecrübeden midir bilinmez sonsuz bir sabırla komşularının zayıflamasını beklemeyi bilmektedir. İyice zayıflayan komşularının zayıflıklarını yer yer kaşıyarak zamanı geldiğinde öldürücü darbeyi vurmayı çok iyi öğrenmişlerdir.[1]

Moğolların saman alevi gibi yakıp geçen alevinden sonra Doğudan çok fazla tehdit görmeyen Ruslar bozkır boyunca “zaseçnaya çerta” adını verdikleri savunma sistemlerini kurmuşlardır. Daha çok ağaçtan kazıklarla güçlendirilen siperler ve ileri karakol vazifesi gören zaseçnaya çertalar işgal altına alınan bölgeleri kontrol etmek için kullanılmaktaydı.

Rusya, bu teşkilatlanmayı sınırlarda yaşayan göçerleri ve sıkıcı soğuktan bıkan maceraperest insanları hem kontrol altında tutma hem de ileri faaliyetlerinde kullanma amacı gütmekteydi. Bu durum birbirine yakın dönemlerde artış gösteren İngilizlerin Amerika kolonizasyonuna benzetilebilir. Aradaki fark bu kâşif ve başıbozuklarla arasında bir okyanusun olmamasıydı. Dolayısıyla devletin düzeninden kaçıp uçlara ve yeni maceralara atılan insanlar yeniden devletin desteğini arkasında bulmuştur. Karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan bu iş akitleri Rusya’nın yayılmacı politikalarında en önemli etkenlerden biri olmuştur.

İlk zamanlar Rusya’nın geri kalmış olmasının sebepleri arasında muazzam büyük bir coğrafyaya sahip olması olarak görülmesinde haklılık payı olabileceği gibi yönetim ve yaşam tarzı olarak hep iki veya üç yön arasında kalması görülebilir.  Bu özellik güçlü olunduğu dönemlerde avantaj olarak görülse de güçsüz oldukları dönemlerde dezavantaja dönüşmüştür. Rusya idari açıdan bir doğu devleti şeklinde teşkilatlanmasına rağmen kültürel açıdansa Batı Hristiyanlığıyla çeşitli alışverişleri nedeniyle Avrupalı bir devlettir. Diğer taraftansa Ortodoks olmaları sebebiyle kendilerini Bizans’ın ardılı saymaktaydılar. Örneğin (IV.) Korkunç İvan kendini hem “Kağan” hem de bir “Basilius” ilan etmiştir. Görüldüğü üzere hem Asya da hem de Doğu Roma topraklarında hak iddia etme cüretini kendinde bulabiliyordu.

IV. İvan

Bu kimlik karmaşası yönünden Ruslar ile benzerliğimiz su götürmez bir gerçektir. Bilindiği üzere Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’u fethettiğinde kendini “kayser” olarak ilan etmiştir. Farklı değişkenler ve dönemler olması sebebiyle durumlar tabii ki birbirinin aynısı olarak değerlendirilemez ama iki ülkenin de geçiş bölgesinde yer alması benzer durumları ortaya çıkarmaktadır.

Rus yönetim anlayışında eskiden beri hâkim olan anlayış “klieantalizm” olarak adlandırılabilir. Bu anlayış kısaca patron-müşteri ilişkisi olarak açıklanabilir. Bu sistemde amaç büyük coğrafyaları kontrol altında tutabilmekti. Anlık değişimlere pansuman niteliğinde ve günü kurtaran kararlar alınması sebebiyle kişisel güç ilişkileri kurulmuştur.  “Bu ilişkiler, Kiev Rusya’sı ve Moskova döneminde drujina sisteminde, imparatorluk döneminde toprak sahibi-serf ilişkisinde ve Sovyet döneminde nomenklatura (kişisel atama) sisteminde vücut buldu. Genellikle büyük prensin, çarın ve genel sekreterin asıl görevi, güçlü kişilikler üzerine oturan gruplar arasında aracılık ve hakemlik yapmaktır”.[2] Hem IV. İvan hem de Stalin bu düzeni demir yumruklarıyla değiştirmeye çalışmışlarsa da görece başarısız olmuşlardır. Ülkede sivil toplumumun gelişmemiş olması bu patron-müşteri ilişkisinin bir sonucu olarak gösterilebilir.[3]

Son dönemlere kadar Rusya hep çok uluslu bir devlet görünümündeydi. Zaman zaman Rus hegemonyası ağır bassa da genel olarak bir hanedanın yönetiminde çeşitli soyluların yönetimiyle çok uluslu bir yönetim anlayışı güdülmüştür.

Joseph Stalin

Ruslar ‘da hâkim olan “pravda” ve “nepravda” anlayışı bize çok tanıdık gelmektedir. Pravda, düzen, iyilik, güzelliğin ve doğruluğun olmasına denir. Nepravda ise kirli, düzensiz ve kötü dünyayı temsil etmektedir. Bir yenilik yapılacağı zaman top yekûn eski olan her şeyin değiştirilmesi olarak yorumlanmaktadır. Öyle ki halk ve devletin iyiliği için yapıldığı düşünülen reformlar sanki o reform yapılmazsa dünyanın sonuymuş gibi çarpıtılarak topluma sunulur. Yeniliğin belli bir süreç geçirmeden ve halk desteği olmadan gerçekleşmesi sonucu devrim oturtulana kadar büyük savaşlar verilir. Durağanlığa alışmış halk yeni şeyi benimsemek istemese de halkın yararına olduğu inancıyla bir şekilde dikte edilir. Sonuç olarak da paldır küldür gelen değişiklikler, temelden bir değişimi içeremediği için eskinin farklı bir versiyonundan öteye geçememiştir.

Ruslar zorlu iklim koşulları nedeniyle kısa zamanda üst düzey performans göstererek tarım faaliyetlerini gerçekleştirmek zorundaydılar. Bu döneme “strada” yani acı çekme dönemi adı verilmiştir. Ardından gelen uzun kışlarda ise başka beceriler edinmek zorundaydılar. Salgınlar ve kıtlıklardan hayatta kalmayı başarabilen ideal Rus insanı birden fazla yeteneği olan, gerektiğinde zorlu koşullarda çalışabilen ama düzenli çalışma alışkanlığı olmayan kişilerdir.

Rusların bu özelliklerini Vasili Klyusçevski şu şekilde açıklar: “Avrupa’da hiçbir millet kısa süre içinde çok fazla iş yapma kapasitesine Ruslar kadar sahip değildir fakat böyle düzenli, ılımlı ve ölçülü iş yapabilme yeteneksizliğini de muhtemelen Rusya dışında Avrupa’nın hiçbir yerinde bulamazsınız.” Bunca farklı yetenekleriyle birlikte zor durumlardaki muazzam derecede işler çıkarabilen bir millet iyi yönetildiğinde olağanüstü büyüklüklere ulaşan bir devlete sahip olabilmiştir.

Stradadan sonraki uzun kış ayları ise “komünün” önemini artırmıştır. Merkezi yönetimin uzak coğrafyalara yetişememesinin doğal sonucu olarak halk bizim buralarda “imece” dediğimiz yapıya benzer bir sistem kurmuştur. Hastalık, afet dönemlerinde halk birbirinin yardımına koşma gereği hissetmiştir. Kendisine yardıma gelen ev sahibi komşularına votka ikram ederdi. Votkası olmasa da bir imece kültürüyle yardım edilirdi. Köy komünününde biz (My) ve onlar (Oni) kavramı çok belirgin ve keskin olarak bellidir. Köyümüzde, iş yerimizde, ülkemizde anlamlarına gelebilen “U nas” kavramı herhâlde Rus olmayan biri için çok bir şey ifade etmez. Gelişen bu köy kültürü sayesinde içerdekiler ve dışardakiler anlayışıyla oluşturulan dış politika hiç de garip gelmemelidir.

Votka ve alkol tüketimi belki de hiçbir millette olmadığı kadar Rusların yaşamında önemli bir yere sahiptir. Votka monoton ve sıkıcı kış günlerini çekilir hale getirmesi sebebiyle halk tarafından, kamu düzenine faydası olması ve en çok verginin alkolden gelmesi sebebiyle de iktidarların sevgilisi haline gelmiştir.

Rus kültüründe önemli yeri olan Kvas

I. Aleksandr’a göre “Hiçbir gelir kaynağı, hazineye alkollü içkiden elde edilen gelir kadar düzenli, zamanında ve kolayca girmiyordu; her ayın belli bir tarihinde düzenli olarak alınması, diğer masraflar için nakit bulma işini kolaylaştırıyordu.”  Tabi bu söz söylendiğinde henüz 1800’lerin daha başlarıydı. 18. Yüzyılda dolaysız vergi gelirlerinin yarısına, 19. Yüzyılda 1/3’üne doğalgazın kullanıma girmesiyle birlikte bu rakam daha da düşmüştür.


Kaynaklar

[1] https://www.youtube.com/watch?v=w0Wmc8C0Eq0 (tam kaynak sayılmaz aslında ama tavsiye edebileceğim bir kanal)

[2] HOSKING, Geoffrey. Rusya ve Ruslar: Erken Dönemden 21. Yüzyıla.(Çev. Kezban Acar). İstanbul: İletişim, 2011.

[3] https://www.britannica.com/biography/Ivan-the-Terrible

[4] maps-russia.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir