Politika Ve Strateji

TÜRKİYE İRAN İLİŞKİLERİNDE BELİRLEYİCİ UNSURLAR

1.1. Tarihsel Beraberlik ve Değişimler

Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş Savaşı’yla beraber kurulmuştur. Dış politikada kurucu unsurların kurmuş olduğu politika sistemi değişimlere uğramış olsa da statükocu bir şekilde devam etmektedir. Bu statükocu bakış “Batıcılık” kavramıdır. Türkiye İstiklal Harbi’ni her ne kadar batılı olan devletlere karşı vermiş olsa hâkim düşünce bu savaşın Batı değerler sistemi ve kültürüne karşı değil Batı Emperyalizmine karşı verildiğidir. Esas olarak gerçekçilik hakimdir. Osmanlı’nın geri kalmışlık ve çağın koşullarına uyum sağlayamaması ve ölçüsüz hayaller sonucu hakimdir.[1]

Batı konusuna Baskın Oran’ın deyimiyle açıklamak doğru olacaktır. “Batı; altyapı açısından kapitalizme, üstyapı açısından da iman yerine insan aklının üstünlüğüne dayanan bir uygarlık biçimidir. Yani Batı, bir coğrafi alan değildir.”[2] Örnek olarak Japonya Uzakdoğu’da yer alsa da Batı uygarlığının belirtileri vardır.

1990 yıllarından itibaren ise Avrupa Birliği üyelik süreçlerinde ivme kazanılmaya başlamıştır. Bir taraftan Avrupa’yla anlaşmalar yapılıp, fasıllar açılırken Türkiye yüzünü yavaş yavaş diğer devletler ve bölgelere döndürmüştür. 70 yıllık sadece Batıya dönük olan politikalarda kırılmalar yaşanması doğaldır çünkü günümüzde artık Çin, Hindistan gibi devletler Batı ile aradaki farkı kapatmaktadır. 

Türkiye’nin amacı statükoyu korumak ve kendini yıpratacak savaşlardan uzak durmaktır. Daha birkaç sene öncesinin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun politikası komşularla sıfır sorun politikasıydı. Bu durumdan Türkiye’nin çıkarlarını koruyamadığı veya beka sorunu olarak gördüğü konularda pasif olduğu çıkarılmamalıdır. Türkiye uluslararası hukuk kuralları içerisinde kalarak Afrin ve Zeytin Dalı gibi sınır ötesi operasyonlar yapmaktadır. Örneğin Kıbrıs Barış Harekâtı 1960 Garantörlük Antlaşması dayanak gösterilerek icra edilmiştir.[3]  

 İran dış politikası ise devrim öncesi ve sonrası şeklinde ayırılabilir. Şah dönemi Amerikan yanlısı bir politika izlenirken, İslam Devrimi ile birlikte taban tabana zıt bir politika izlenmiştir. İran Batı karşıtı politika izlemesine rağmen ihtiyatı elden bırakmaz. Bunun altında yatan neden iki dünya savaşında da ülkenin işgale uğramış olmasıdır. ABD karşıtlığı izlemesi ise SSCB ile iyi ilişkiler kurması anlamına da gelmemelidir. İran daha çok üçüncü dünya ülkesi olarak adlandırılan ülkelerle ilişkiler kurma yoluna gitmiştir. Bir enstrüman olarak kullandığı politikası ise “rejim güvenliği ve ihracı” olarak söylenebilir. Bu politika sonuç vermemiş gibi gözükse de çevre ülkelerin iç işlerine karışma olarak kullanabilmektedir. Rejim ihraç etme gücünün dayandığı nokta ise körfez bölgesi ve çevre ülkelerde Şii nüfusunun bulunmasıdır.[4]

1.2. Toplumsal, Kültürel Yapılarımızdaki Ortak ve Farklı Yönler

Siyasetçiler ve devlet mekanizmaları politika kurarken birçok etkeni göz önünde bulundururlar. Klasik dış politika analizlerinde toplumsal yapı genelde ikinci derecede bir unsur olarak yer alır. İnşacı yaklaşımda ise toplumsal yapı çok önemlidir. Toplumsal yapı önemlidir çünkü politika yapan insanlar da psikolojik yapı, din ve kültürel öğe gibi koşullardan etkilenmektedir. Örnek vermek gerekirse Osmanlı’nın ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Atatürk dış politika sitilini “Yurtta sulh cihanda sulh” olarak belirlemiştir. Bunun nedenleri arasında toplumun on yıllar süren savaşlardan artık bıkmış olmasını aramak yanlış olmayacaktır. Benzer şekilde Devlet-i Aliyye’nin parçalanması bugün bile siyasetçileri etkilemektedir. Politika üreten kişiler hiçbir şekilde ülkenin bölünmesine neden olacak adımlar atmamaya çalışır.[5]

Türkiye bulunduğu coğrafya bakımından merkezi bir konumda yer almaktadır. Baskın Oran’a göre Türkiye’nin bağlantı noktası olan ve kültürel olarak etkilendiği üç bölge vardır. Bunlar Asya, Ortadoğu/İslam ve Batıdır.[6] 

Türkiye coğrafi olarak sadece yüzde üçlük bölümüyle Avrupa kıtasında yer alsa kurucu elitler eliyle elitlerin esas etkilendiği olgu Batı kavramıdır. Laiklik politikasını uygulayan yönetici kadronun Osmanlı kültür ve dilinden uzaklaşmış olması Türk dış politikasını oluşturmaktadır.[7] Devlet bu kültürü eğitim sistemi yoluyla entegre etmeye çalışsa da o kadarda başarılı olduğu söylenemez. Böyle bir süreç yaşanmış olması halkta bir kimlik bunalımına yol açmaktadır. Dışardan bakıldığında zaman bile Arapların gözüyle Batılıyız, Avrupa gözüyle Ortadoğuluyuz.

1990‘lı yıllar Türkiye’sine gelindiğinde ise Refah Partisi gerçeğiyle karşılaşmaktayız. 1991 seçimlerinde mecliste 4. Parti, 1995 yerel seçimlerinde 1. Parti, 1997 yılında ise iktidar olma başarısını göstermiştir. Bu durumun kimlik bunalımından bağımsız olduğunu düşünmek haksızlık olur. Refah Partisi iktidara gelmesiyle birlikte düşünce yapısının ve kültürel değerlerinin doğal bir sonucu olarak ülkenin rotasını Batıcı bakış açısından çevirmeye çalışmıştır. Refah Partisi dış politika olarak dini ön plana koyarak İslam ülkeleriyle ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Hatta bu söylemlerinde ileri gidip bir İslami para birimi kurmaktan bile bahsetmiştir.[8] Bu tip söylemler ve bir dizi olayların gerçekleşmesi Türkiye’de belli kesimlerin aklına “irtica” mı geliyor sorularını getirmiştir. 28 Şubat süreci sonunda bir post modern darbe gerçekleşmiştir. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in tabiriyle demokrasiye balans ayarı yapılmıştı.[9]

2002 yılında AK Parti’nin tek parti olarak iktidara gelmesi ise durumun başka bir örneğidir. Ordu bir partiyi dini gerekçe göstererek iktidardan indiriyor. 5 sene halk sonra yine dini kadroların oluşturmuş olduğu bir partiyi dümenin başına geçiriyor. Oluşan tablo da koalisyon hükümetlerinin ekonomideki başarısızlıkları ve halkın yeni bir umut araması gibi faktörler de oldukça baskındır. [10]

İran’ın politikasının en önemli gerekçesi egemenliğini savunması ihtiyacıdır. Ülke 20. Yüzyılda defalarca işgale uğramıştı. Şah döneminde bağımsız politika yapılamaz haldeydi. Bunun en önemli nedeni ABD’nin İran’da Şahı tahta geçiren ve Şahın iktidarının devamının sağlayan güç olmasıydı. Musaddık ’ın 1953 yılında Ajax Operasyonu ile iktidardan indirilip Şah yönetiminin yeniden tesis edilmesi olayı, İran’ın ABD karşıtlığının açıklanmasında iyi bir örnektir.[11]

İran’ın dış politikası sadece Batı karşıtlığıyla açıklanamaz. İran Fars kimliğini ön plana çıkararak kendini Araplardan ayırmak istemektedir. Diğer taraftan ise Şiilik ülkenin dış politikalarında çok önemlidir. Şiiliğin bu kadar önemli olması Safevî Devleti’nden bu yana sistemli bir şekilde devletin merkezinde yer almalarıdır. Ulemalar toplumun önemli ve güçlü bir kısmını oluşturmaktadır. 1979 yılında devrimin gerçekleşmesiyle birlikte “velayeti fakih” felsefesinin gelmesiyle birlikte Şiilik resmen dış politikada etken olmuştur.[12]

İran’ın bir handikabı ise içerisindeki azınlık nüfuslardır. İran 1924 yılından beri azınlıklara “İranlılaştırma” politikası izlemektedir. İran anayasanın 12. maddesine göre resmi mezhep Caferiliktir. İran’da resmen tanınan azınlıklar gayrimüslimlerdir yani azınlık olup olmama statüsü dini inançla ilgilidir.[13] İran İslam Cumhuriyeti’nde 90’dan fazla lehçe ve dil konuşulmaktadır. Bu 70 milyonluk ülkede etnik çeşitlilik oldukça fazladır. Önemsenecek sayıda nüfusa sahip gruplar Türkler, Azeriler, Araplar, Beluçlar olarak sayılabilir [14]

Adı geçen bu azınlıkların ülke içinde ve uluslararası platformlarda haklarını arama mücadeleleri önceki dönemlere göre oldukça artmaktadır. Bunun nedeni hem küreselleşen dünyada yaşamamız hem de İran’ın uzun yıllardır sürdürdüğü İranlılaştırma politikasıdır.  Başkaca bir neden ise bu azınlıkların sınır bölgelerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Aynen Türkiye’nin güvenlik gerekçeleriyle karşı durduğu terör koridoru İran içinde zaman zaman problem yaratmaktadır. Azerbaycan sınırındaki Türk nüfusu da İran’ın bölünme korkusunu haklı çıkarmaktadır.

1.3. Ortak Coğrafya

Türkiye ve İran’ın tarihsel beraberliği, ortak coğrafyada bulunmamız ve kültürel benzerliklerimiz iki ülkenin iş birliğini kaçınılmaz kılmaktadır. İki ülke de bölgesel güçtür. Türkiye’nin Orta Asya’ya karasal bağlantısını İran üzerinden sağlama şansına sahiptir. İran için ise Avrupa ‘ya geçiş yolu Türkiye’dir. İran Türkiye üzerinden doğal kaynaklarını Avrupa’ya sunabilmektedir.[15] 

 1.4. Ekonomik Olarak Bağlarımız

Turgut Özal’ın başbakan olduğu 1985 yılında “çok boyutlu dış politika” ve “ekonomik karşılıklı bağımlılık” esaslarına dayanan politikasının meyvesi olan Ekonomik İşbirliği Örgütü kuruldu. Kurulan bu örgüt Türkiye, Pakistan ve İran’ı kapsamaktadır. 1992 yılında yedi ülke katılmış olsa da beklenilen ekonomik ve siyasi başarıları gösterememiştir. Her ne kadar ekonomik iş birliği hedeflense de ticaret her zaman siyasi gerilimlerin ardında kalmıştır ve bir şekilde beklenilen hedefler gerçekleşmemiş. Örgütün iki ağır topu olan İran da ve Türkiye de küresel ölçekte söz sahibi olmak istemektedirler fakat bir türlü coğrafyadaki sorunları iş birliğiyle çözememektedir.[16]

Ekonomik ilişkilerin gelişememesindeki sebeplerine değinmek gerekirse Türkiye’nin Azerbaycan’la girdiği ilişkilerinde ve milliyetçi yaklaşımlarında İran’ın rahatsız olması doğal bir sonuçtur çünkü İran’da 15 milyon civarında Türk yaşamaktadır. Eğer İran Suriye’de Şiilik üzerine etki yapmak isterse Türkiye’nin çıkarları zedelenebilir. Öyle ki bölgedeki yan yana olan köylerin bazılarında Türkler, Kürtler, Araplar iç içedir. Bu tip nedenlerle her iki ülke için de tarihsel süreklilikler ve değişimler ve kültürel yapılar sorun oluşturmaktadır. Ayrıca diğer bir sorun ise iki ülkenin yaptığı herhangi bir hamle sadece ikisini ilgilendirmez çünkü en çok petrol çıkarılan bir coğrafyada oldukları için bu coğrafya yüzyıllardır süper güçlerin kozlarını paylaşma alanı olmuştur. Bu süreç şu anda da devam etmektedir. Eğer Türkiye Suriye’de PKK’nın uzantısı olan YPG’ye operasyon yapmaya kalkarsa bu operasyonda ABD’nin, Rusya’nın çıkarlarının zarar görmemesi mümkün değildir. Değişen hükümetler de stabil bir ticari ortamın oluşmasında büyük bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Örnek vermek gerekirse Şah rejimi sırasında ABD yanlısı bir İran görürken ertesi gün İran Devrim’inden sonra tamamen Amerika karşıtı hatta Amerika’yı deccal olarak gören bir İran görmekteyiz. Diğer bir problem olarak ise ülkemizin 10 yıllardır başına bela olan terör örgütleri iki ülke ilişkilerini kötü etkileyebilmektedir.

Coğrafyamızda PKK, Hizbullah, DHKPC, DAEŞ ve daha nice terör örgütü   cirit atmakla kalmayıp ülkelere müthiş bir ayak bağı olmaktadırlar. İran’ın nükleer güç olma çabaları da Türkiye’yi tedirgin eden bir başka nedendir. Osmanlının çekilmesinden beri ülkede kitleleri bir arada, hiç olmazsa barış halinde tutmayı hiçbir ülke başaramamış ya da başarmak istememiştir. Günümüzün savaş biçimi olan vekalet savaşlarının çoğunluğu da Ortadoğu coğrafyası ve topraklarımızda gerçekleşmektedir.

Başkaca bir sorun ise Irak, Suriye gibi ülkelerde diktatörler, etnik çatışmalar bölgeyi dış müdahalelere açık hale getirmektedir. Türkiye demokrasi olması İran’da şeriat olması neticesiyle iki ülkede karşı tarafı kendi sistemine karşı tehdit olarak görmektedir.

Bütün olumsuzluklara rağmen iki komşu ülke enerji aktarımını sürdürmeyi başarabilmişlerdir.1996 yılında Tebriz-Doğubayazıt-Erzurum-Kayseri-Ankara boru hattı anlaşması imzalanmıştır. Bu projeye ilaveten 1997 yılında iki yeni proje (Türkmen doğal gazının İskenderun’ taşınması ve Güney İran petrolünün Ceyhan’a iletilmesi) daha eklenmiştir.[17]

2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye-İran ilişkileri 1990 yıllardan farklı olarak askeri ve siyasi konular yerine ekonomik konular çevresinde şekillenmiştir. Türkiye artık ekonomik ilişkileri de dış politikada bir enstrüman olarak kullanmaya çalışmıştır.  Ahmet Davutoğlu’nun komşularla sıfır sorun politikası çerçevesinde karşılıklı ekonomik bağımlılık olursa bölgeye huzur ve refahın geleceği inancı hakimdir. Bu kazan kazan ticaretinin sağlanmasının birden çok alt nedeni olmasıyla beraber Türkiye’de süren siyasi bir istikrarın olması en önemli nedenidir.

 Bu istikrarın getirdiği ekonomik dönüşümle birlikte Gayrı Safi Yurt İçi Hâsıla son 10 yılda yüzde 234 artarak, 2011 yılında 772 milyar doları bulmuş ve Türkiye 30 OECD ülkesi arasında 16. büyük ekonomi haline gelmiştir. Türkiye 2012 yılının ilk dokuz ayında ise yüzde 2,6 büyümüştür. 2001’de 2.905 dolar olan kişi başı milli gelir 2011 yılında 10.576 dolara çıkmıştır. Aynı dönemde ihracat da önemli ölçüde artmış, 2000’de 28 milyar dolar iken 2011’de 135 milyar dolara, 2012 yılında ise (Orta Vadeli Programda öngörülen değeri aşarak5) 151 milyar 860 milyon dolar olmuştur. Yaklaşık 152 milyar dolarlık ihracat ile 2011 yılında binde 7,4 olan Türkiye’nin dünya ihracatından aldığı pay, 2012 yılında yaklaşık binde 8,2’e yükselmiştir. 2012 yılı 11 aylık TÜİK verileri baz alındığında, toplam 66 ülke/bölgeye ihracat rekoru kırılmıştır. 2012 yılında 243 Ülke ve Gümrük Bölgesine ihracat gerçekleştirilmiş; Mikronezya Federe Devletleri ve Nauru haricindeki tüm ülkelere ihracat yapılmıştır.”[18] İran’la süregelen ticaret yükseliş trendinin 2013 Suriye olaylarının patlak vermesiyle düşüşe geçtiğini söylemek gerekir.


[1] Oral Sander, “Siyasi tarih: İlkçağlardan 1918’e”, İmge Kitabevi, 2006, s. 74.

[2]Baskın Oran, “TDP’nin Kuramsal Çerçevesi.” “Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar 2”, (2006), s. 49.

[3]Baskın Oran, “TDP’nin Kuramsal Çerçevesi.” “Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar 2”, (2006), s. 48.

[4] Sami Kiraz, “Türkiye-İran İlişkilerini Belirleyen Faktörler ve Muhteva Tamçelik, Soyalp, ed. İran: Değişen İç Dinamikler ve Türkiye-İran İlişkileri, Gazi Kitabevi, 2014, s. 263.

[5] Alpman, “… Sosyal İnşacı Yaklaşım.”, s.10.

[6] Oran, “Türk Dış Politikası…”, s.20.

[7] Oran, “Türk Dış Politikası…”, s. 20-21.

[8] https://www.youtube.com/watch?v=VMPxjvkMvVI (Erişim Tarihi: 20.01.2019)

[9] https://www.evrensel.net/haber/24118/demokrasiye-balans-ayari-yaptik (Erişim Tarihi: 20.01.2019)

[10]http://www.wikizero.biz/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvMjAwMl9Uw7xya2l5ZV9nZW5lbF9zZcOnaW1sZXJp (Erişim tarihi:20.03.2019)

[11] http://www.gazetebilkent.com/2017/07/05/iran-ve-ajax-operasyonu/ (Erişim Tarihi: 20.01.2019)

[12] Kiraz, “İran: değişen iç dinamikler…,”, s.268.

[13] Kılınç, “İran anayasa hukuku…”, s. 919.

[14]http://www.parstimes.com/images/iran_ethnoreligious_distribution_2004.jpg (Erişim tarihi:20.03.2019)

[15]http://www.tasam.org/tr-TR/Icerik/1114/turkiye-iran_iliskilerinin_panoramasi (Erişim Tarihi:05.03.2019)

[16]Kemal İnat, “Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün 30. Yılında Türkiye-İran Ekonomik İlişkileri.”, SETA, 2015, s. 8.

[17]https://www.enerji.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Dogal-Gaz-Boru-Hatlari-ve-Projeleri (Erişim Tarihi: 25.03.2019)

[18] Fatma Sarıaslan, “2000’li Yıllarda Türkiye-İran Ekonomik İlişkileri.”, New Perspectives on Turkey 40, (2009), s. 29.

2 thoughts on “TÜRKİYE İRAN İLİŞKİLERİNDE BELİRLEYİCİ UNSURLAR

  1. I like the helpful information you provide
    for your articles. I will bookmark your blog and take a look at once
    more here frequently. I am fairly certain I will be informed
    lots of new stuff proper right here! Best of luck for
    the following!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir